Nemli kömür kokusu çökerken bu soğuk kente,
Sarı yapraklar yapışır ıslak, gri kaldırıma.
Gururum sızlasa da içimdeki bu zehre,
Diz çökerken ağlarım beni mahveden aşkıma.
Boynumdaki sarılı atkı sıcak tutmuyor,
Sokaklar bile nefretimle buz tutuyor.
İçimdeki yangın yakarken ruhumu baştan,
Kalbim hâlâ o zehirli ismini fısıldıyor.
Herkes doğarmış ama herkes yaşar mıydı?
Zaman eriyip giderken bu buz gibi rüyada.
Peki umudun kırıntısıyla biraz ısınır mıydı?
Kaç yalan saklıydı aşk denen o masalda?
Gözlerin zehirli ellerim harlanmış bir veda,
Ne arkaya bakmaya yüzüm var ne ileri gitmeye.
Bu aşk dediğimiz kör kuyu, bu amansız ceza;
Cesaretimden bir ufaltı kaldı o da yetiyor sevmeye.
Yollar boş, otobüsler trenler sanki hayalet,
Her köşe başı ömrümün en ıssız zindanı.
Zihnim zindan gibi, kaç ama hayal et;
Taşıdıkça daha da hafiflermiş insan yoranı.
Saatler gece yarısını vururken ağır ağır,
Pencereme vuran rüzgâr adını fısıldıyor.
İçimdeki o sönmeyen yangın bana bağırıyor,
Bu kör karanlık bile beni daha çok tanıyor.
Yorgun bir tren kalkıyor içimdeki garın sonuna,
Ardına bile bakmadan tükeniyor biletler.
Kapanmıyor bu defter, karışıyor karanlık yarına,
Bizi anlatan bu masalı bizden başka kim dinler?
Bir Cevap Yazın