İki Hafta

                                                     GÜN I

Sabah 07.00. Yine uyanığım. Sanırım hayatımdaki en istikrarlı eylemim bu. Güneş hâlâ ortada yok; mavi, paslı apartman cepheleri yüzünden herhalde… Umarım bugün hava dünkü gibi sert olmaz. Üşümeyi nedense hiç sevmiyorum. Güneş bana hep yarım kalmış bir umudu, karanlık ise içimdeki o kör kuyuyu hatırlatır.

Dişlerimi fırçalamaktan hep nefret etmişimdir; özellikle de o yapay nane kokulu macunlardan. İstek dışı bir ferahlığı ağzımda taşımaya zorlanmak beni iğrenç biri yapar mı? Mao’ya hak veriyorum bazen; bir kaplan diş fırçalar mıydı?

“Nerede bu kahrolası iş tulumu? Heh, buldum. Tamamım şimdi.”

Ömrümün büyük bir kısmını öğüten o pislik yuvası durağa doğru yola çıkma vakti… Eskiden işe giderken kulaklığımı takar, şarkılarla sokağın gürültüsünü boğardım; şimdi pek tercih etmiyorum. Melankoliye sığınıp bu gri hayatı siyaha boyamak tehlikeli bir lüks çünkü, heheheheh…

Aynı ihtiyar yine orada. Beş senedir aramızda tek bir kelime bile geçmedi. Acaba bu saatte nereye yetişiyor? Neden hep bu kadar aceleci, neden hep asık suratlı? Kaç çocuğu, kaç torunu var? Onları sevebiliyor mu, kokularını içine çekebiliyor mu? Hangi filmleri sever, en çok hangi yemeği yer? En önemlisi de… Bunları merak edip ona soran birileri hâlâ var mı hayatta?

Geldi bizim otobüs. Günün en şaşırtıcı, en küçük lütfu: Boş bir koltuk bulabilmek. Tabii kucağında ağlayan bebeğiyle bir anne binen kadar… Yer vermesem o vicdan azabının içimi kemireceğini biliyorum.

Bazen toplu taşımanın o boğucu kalabalığında, hiç kimsenin senin hakkında zerre kadar fikir yürütmediği o anı hissederim. Ne nefret, ne sevgi, ne merhamet… En ufak bir ilgi ya da refleks kırıntısı bile yok. Sadece varım ve bu kimsenin umurunda değil. Ne korkunç, ne acımasız bir özgürlük ama, değil mi?

Otobüs durdu. Beklediğim oldu; kucağında minicik bir kundak, masmavi gözlü bir bebekle bir kadın bindi. Göz temasıyla yerimi işaret ettim, oturdu, teşekkür etti. Başımı “rica ederim” der gibi salladım. Ayaktayım yine… Ama en azından vicdanım biraz daha hafif, biraz daha dinlenmiş hissediyorum.

Kahretsin! Bir durağı kaçırmışım, aceleyle inmem lazım. Umarım yine azarlanmam. Alışmışım gerçi; insan bir süre sonra öfke duymuyor, sadece içten içe kırılıyor. Koşar adımlarla lokantanın yolunu tuttum…

Şefin o sorgulayan, yargılayan bakışları arasından mutfağa süzüldüm. Orada bir kız var, ismi Nehir… Ne tuhaf isim. Aslında gayet normal bir kelime ama kimsenin evladına bu ismi verebileceğini düşünmemiştim doğrusu. Çok sessizdir, hiç konuşmaz ama işini kusursuz yapar. Bu yüzden şef ona pek bulaşmaz. Yine de ezildiğini hissettiğimde içim sızlar. Hayat da böyle değil mi zaten? Gerçekten değiştirmek istemediğimiz hiçbir şeyi değiştiremeyiz.

Nehir’den süpürgeyi istedim. Cevap vermedi, sessizce uzattı. Benimle konuşmak istemiyor mu, yoksa derdi başka mı? Gece boyu kafamı kemirecek o lüzumsuz düşünceyi başarıyla buldum işte. Süpürgeyi aldım, mutfağın tozunu kaldırmaya başladım.

Böyle yerlerde temizlik yapmanın ne demek olduğunu ancak çekenler bilir; dışarıdan en zahmetsiz iş gibi görünür ama yılların sonunda insana mutlaka kronik bir bel ağrısı, bir fıtık hediyesi bırakır.

Yorgunluktan dizlerimin bağı çözüldüğünde şeften yemek yemek için izin istedim. Neredeyse neşeli bir tonla, “Tabii ciğerim, karnını doyur,” dedi. Anlaşılan keyfi yerindeydi; bu adam açken gerçekten katlanılmaz biri olabiliyor.

Menüde standart personel yemeği var: Pilav, kuru fasulye, cacık ve puding. Tabii tabağın içinde o pudingten eser bulabilirsek… Süt bu kadar kıymetli bir şey miydi gerçekten, bizden esirgenecek kadar? Çok düşünüyorum. Artık durup karnımı doyurmam şart.

Bu sıradan yemeğin ardından bir sigara hakkı doğdu bana… Tam nefesimi çekerken şefin gürlemesi duyuldu; bulaşıklar yığılmış, acilen gelmem gerekiyormuş. Sigarayı yarıda söndürüp içeri daldım. Dört saat nasıl geçmiş, anlamamışım bile. Mesaimin sonuna yaklaşırken, ben bu tempoda bu hale geldiysem, daha narin insanların ne yaşadığını hayal bile edemiyorum.

Düşüncelerim yine kendi dehlizimde boğulurken, bir ses koptu: Nehir elindeki tabağı düşürüp kırmıştı. Şef apar topar geldi başımıza: — Kaç para o tabaklar, haberin var mı senin? Üç kuruşa çalışıyorsun burada, biraz dikkat etsene!

İçimden sessizce mırıldandım: Canı sağ olsun. — Kim konuştu orada? — Canı sağ olsun, dedim aynı sakillikte.

Mutfakta tık ses çıkmıyordu. Sadece benim mırıltım ve şefin öfkesi vardı ortalıkta. Bir de arkada homurdanan o eski bulaşık makinesi tabii… Tekrar gürledi: — Kim dedi lan onu? — Canı sağ olsun, dedim bu kez biraz daha net bir sesle. — Benim maaşımdan kesin.

Şef hınçla kafasını sallayıp mutfaktan çıktı. İki saat daha çalıştık; etraftakilerin bakışlarında tuhaf bir takdir mi, yoksa şaşkınlık mı vardı, ayırt edemedim. Çıkış işlerimi hallederken Nehir sessizce yanıma sokuldu: — Teşekkür ederim, dedi fısıltıyla. — Boş ver… Başkasına etme, bana yeter, dedim. Ağzımdan nasıl çıktı bilmiyorum ama o an için fazla iddialı bir laftı galiba.

Eve doğru yürürken o ihtiyar çıktı karşıma. Durdum, “Nasılsın amca?” diye sordum. Önce şaşırdı, duymazlıktan geldi. Sesimi biraz daha yükselterek yineldim: — Amca, nasılsın diyorum?

Çevresine bocalayarak baktı, ikimizden başka kimse yoktu kaldırımda. — İyiyim, dedi sadece. — İyi, Allah iyilik versin.

Otuz saniye kadar sessizce yan yana yürüdükten sonra bana dönüp, “Evli misin oğlum sen?” diye sordu durduk yere. — Boş ver amca, uzun hikaye, dedim. Meğer yıllardır aynı otobüse bindiğimiz halde aynı durakta iniyormuşuz, yeni fark ediyorum. — İşimiz düştü oğlum, dedi iç çekerek. Bizim hanım rahmetli oldu, onun üstünden kalan tapu maleri falan vardı yıllardır uğraşamadım, onları halletmeye geldim şehre. — Allah rahmet eylesin. Bir şeye ihtiyacın var mı amcacım? — Yok oğlum, canının sağlığı… Eee, sen? Yok mu baş belası bir nişanlı falan?

Tam o sırada otobüs yanaştı, kalabalığın arasında sıkışıp kalarak bindik: — Vardı amcacım, vardı da… Benden bir halt olmayacağını anladı, kız haklı olarak kurtuldu gitti. — Yok ya, ne biçim laflar öyle? dedi. Aslan gibisin, ekmeğini taştan çıkarırsın. — Amcacım bu devirde taş yemek istemiyor kimse valla. Nişanlıydık, attı yüzüğü gitti. Ondan beri kimseyi istemiyorum. — Sen yine de umudunu kesme, çıkar elbet kısmetin.

Hayatımda ilk defa o adamın yüzünün asık olmadığını, hatta gözlerinin kenarlarında ince bir tebessüm belirdiğini gördüm. — İsmim Cesur, dedim. Senin adın ne amca? — Ben de Zeynel, dedi. — Memnun oldum amcacım. Bir akşam gel, çay içelim sohbet edelim. Yalnızım ben. — Valla ben de yalnızım. Çocuklar İstanbul’da, dedi. Çalışıyorlar. İnanır mısın hiç vakitleri dahi olmuyor, bayramda bile gelemiyorlar. Ben de beceremiyorum gidemiyorum, malum yaşlılık… İnsan tırsıyor şehir dışına çıkmaya. — Çok özlüyorlardır muhakkak seni amcacım, dedim.

Çıkardım telefonumu: — Amca ver telefonunu çaldırayım kendimi, çay içeriz. — Olur, dedi.

Numaralarımızı aldık, eve dağıldık. Nedense eve varınca içimde garip bir açlık hissettim; kendime sade bir makarna haşladım, televizyonda akan gürültülü haberleri izledim. Tam televizyonun başında uyuyakalmaya yakın aklıma Nehir geldi. Gerçekten kısmetim var mıydı? Belki de Nehirdi, belki de değil… Onu zorlayamazdım, rahatsız edemezdim.

Düşüncelerle tekrar boğulmaya başlarken sızıp kalmışım…

                                                  GÜN II

Sabah 07.00… Her sabah aynı saatte uyanmayı, sanki bu sabah biraz daha çok seviyorum. O iğrenç paslı binaya inat, güneş yüzünü gösterecek gibi hissediyorum. Bugün diş fırçalamakla uğraşmayacağım; sadece bir bardak suyla ağzımı çalkalayıp çıktım. Yavaş adımlarla o aşina olduğum durağın yolunu tuttum.

Sonbaharı bu kadar çok sevmemin sebeplerinden biri de kahverengi… Kahverengiyi genelde kimse sevmez, kıyafetlerde bile neredeyse yüzüne bakan olmaz ama bence hayatın asıl rengi odur. Çoğu insana da acayip yakışır. Özellikle Ebru’ya… En çok onun üzerinde dururdu o tonlar.

Neyse… Yine geldi bizim külüstür otobüs.

Ama bugün o ihtiyar yoktu durakta… İlk defa gelmedi, acaba nerelerde? İlk defa böyle bir şey yapıyor, Allah Allah… İçimde ufak, tuhaf bir huzursuzluk belirdi.

Otobüsün sıkış tıkış kalabalığı arasında ilerledim. Bugün Allah’tan vicdanım rahat; otobüse kim binecek, kucağında bebek var mı diye endişeyle arkaya bakmama gerek yoktu. Ayakta gitmek, benim gibi gölgeler için her zaman daha güvenlidir zaten.

Bugün işe tam zamanında yetiştim. Murat Şef buna iyice şaşıracak… Tabii sadece şanslıydım diyelim.

Lokantadan içeri süzülürken Nehir’i gördüm. Şefle baş başa vermiş, sessizce, alelacele bir şeyler konuşuyorlardı. Kulaklığımı kabartmaya çalışsam da mesafeden duyamadım. Kulaklarım da pek keskin değildir zaten, hem epey kısık sesle konuşuyorlardı. Geçip işimin başına koyuldum. Gün içinde Nehir’le defalarca göz göze geldik ama ikimizin de ağzını bıçak açmadı.

Öğle yemeğine çıkarken şef arkamdan koca bir gülümsemeyle seslendi: — Pişt! Maaşından keserim ha, çok ekmek yeme! Tebessüm ettim, geçip yemeğimi yedim. Karnabaharı gerçekten seven tek bir insan var mıdır şu hayatta acaba? Gerçi… Beni bile gerçekten sevebilecek biri çıkmıştır belki bir zamanlar. Şuncacık sebzenin sevilmeme ihtimali yoksa, benim de yoktur herhalde.

Yemeğin ardından o alışıldık keyif sigarasını yaktım. Nehir de kısa süre sonra yanımda bitti. Çakmağını sessizce uzatmasını bekledim, uzattı. Ateşi alırken teşekkür ettim. Hafifçe gülümsedi ve, “Sen de etme,” dedi. Sonra sessizlik içinde işimizin başına döndük. Başka da tek kelime konuşmadık.

Bugün diğer günlere nazaran epey sıkıcı geçmişti ama nedense içimde hafif, tanımlayamadığım bir huzur vardı. Eve dönerken caddenin köşesinde yeni açılmış bir kebapçının o pasparlak, göz alıcı neon ışıkları dikkatimi çekti. Özenle seçilmiş renkler gibiydi; o kadar parlak ki insana neredeyse yabancı ve tehlikeli geliyordu. Eskiden beri böyle cüretkar ışıklı yerlerden hep çekinmişimdir. Belki bir gün girerim içeri ama tek başıma asla cesaret edemem herhalde.

Eve geldim, kendime uyduruk hazır çorbalardan bir tane yaptım. İçerken aklıma yine Zeynel Amca takıldı. Acaba neden gelmedi bugün? Hasta mıydı, yoksa bir aksilik mi çıktı? Yarın orada olur mu acep?

Tek kaşemi yıkadıktan sonra yatağıma geçtim. Kafamda o sönük neon ışıkları ve Nehir’in o kısa cümlesiyle sızıp kalmışım…

                                   GÜN III

Gözlerimi açtığımda saat 07.12’ydi. İlk defa alarmdan sonra uyanmıştım. Yataktan doğrulduğumda belime saplanan o keskin sızı… Dünkü bulaşıkların, o saatlerce ayakta eğilip bükülmelerin bedeli olsa gerek. Dişlerimi yine pas geçtim, sadece yüzüme iki avuç buz gibi su çarptım. İğrenç binanın paslı merdivenlerinden inerken dışarıdaki havanın rengini kestirmek zor olmadı. Güneş yine yoktu.

Durağa doğru yürürken gözlerim gayriihtiyari hep aynı noktaya, kaldırım kenarındaki o elektrik direğinin dibine kaydı. Yoktu. Zeynel Amca iki gün üst üste aksatmazdı o durağı… Otobüs geldi, bindim. Yine ayaktayım ama bu kez göğsümün ortasında tuhaf, kemirgen bir huzursuzluk var. Şehrin o anlamsız gürültüsü kulaklarımı tırmalıyor.

Lokantanın kapısından içeri süzüldüğümde mutfaktan genzimi yakan yoğun bir soğan kokusu yayıldı. Murat Şef tezgâhta et doğruyordu; kafasını bile kaldırmadan, “Geç kaldın,” dedi. Sadece iki dakika geçmişti oysa. “Pardon şef,” deyip aceleyle önlüğümü taktım.

Nehir tezgâhın öbür ucunda sebze yıkıyordu. Bir an göz göze geldik, başıyla hafifçe selam verdi. Yanına gidip o ağır çorba kazanını taşımak istedim, “Ben hallederim,” dedi keskin ve kısık bir sesle. “Tek başına zorlanırsın,” dedim, dinlemedi bile. İnatçı kız… Ama o inadının arkasında gizlemeye çalıştığı, neredeyse taşıyamayacağı kadar büyük bir yorgunluk var, hissedebiliyorum.

Öğle yemeğinde bu sefer mercimek çorbası ve ıspanak çıktı. Tabağıma alırken şefe baktım; yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Acaba insanları mutlu etmek bu kadar ucuz bir şey mi gerçekten? Birkaç kepçe yemek, iki tatlı söz ve her şey unutuluyor mu?

Yemeğin ardından dışarı çıkıp her zamanki gibi bir sigara yaktım. Nehir bu sefer gelmedi. Dükkânın arka cephesindeki tuğla duvara yaslanıp dumanı gri gökyüzüne doğru üfledim. Şehir gri, gökyüzü gri, benim içim zaten baştan aşağı gri…

Mesaiden çıkıp eve dönerken yol boyunca aklımda hep Zeynel Amca vardı. Çocukları İstanbul’daydı, yapayalnız yaşıyordu… Ya evde kötü bir şey olduysa? Ya merdivenlerden inerken ayağı kayıp düştüyse? İnsan yaşlanınca yalnızlık bir tercih olmaktan çıkıp, kapıya dayanan acımasız bir tefeciye dönüyor demek ki.

Eve geldim. Üstümü bile değiştirmeden mutfaktaki o gıcırdayan sandalyeye çöktüm. Cebimden telefonu çıkardım. Rehberde “Zeynel Amca” yazan isme uzun uzun baktım. Arasam mı? Rahatsız mı ederim? Sana ne oluyor ki? der mi acaba? Ama dünkü o kırık cümlesi kulaklarımda çınladı: “Çocuklar arayıp sormuyor…”

Arama tuşuna dokundum. Telefon çalmaya başladı…

Dıt… Dıt… Dıt…

Her çalışta kalbimin ritmi biraz daha bozuluyordu.

Dıt… Dıt… Dıt…

Sonuna kadar çaldı. Kimse açmadı. Hat kendiliğinden kapandığında, ekranın o soluk mavi ışığı yüzüme çarptı. Bir kez daha tuşladım. Yine aynı boş dıt sesleri… Yine o sağır edici sessizlik.

Telefonu komodinin üstüne fırlatır gibi bıraktım. Işığı söndürüp yatağa uzandım ama karanlık odanın tavanına değil, doğrudan göğsüme çöktü sanki.

Gözlerimi diktim karanlığa. İnsan uyuyamayınca odadaki en sıradan eşya bile devasa, tekinsiz bir gölgeye dönüşüyor. Ya evde tek başına düştüyse? Ya banyoda öylece kalakaldıysa? Çocukları geldi aklıma: “İstanbul’dalar, vakitleri olmuyor” demişti. Belki de çocukları aradı, ulaştı… Ya da belki de hiç arayanı soranı yoktu. Bu acımasız şehirde bir insanın sessizce, kimseler duymadan yok olup gitmesi ne kadar da kolaydı. Geride sadece otobüste boş kalacak bir koltuk kalırdı, hepsi bu.

Sonra aklıma Ebru düştü. O gitmeden önceki son gecemiz… Bazen bir insanın hayatınızdan çıkıp gitmesi de ölmek gibi bir şeydir. Aradaki tek fark, onun bu dünyada bir yerlerde nefes aldığını bilmenin verdiği o kör sızıdır.

Derken karanlığın içinde Nehir’in o sessiz yüzü belirdi. Dün şefle alelacele ne konuşuyorlardı acaba? Onun o derin suskunluğunun altında da Zeynel Amca’nınki gibi kimsenin kulak asmadığı bir çığlık mı saklıydı?

Düşünceler beynimin içinde birbirine dolandı, demir bir çember gibi sıktı başımı. Sağa döndüm, sola döndüm. Yastığı ters çevirdim, soğuk yüzüne yüzümü bastırdım ama nafile. Zihnimi durduramıyordum. Yalnızlık bir virüs gibiydi; bir kere kana karıştı mı, gecenin en zifiri vaktinde insanı böyle büküp iki parmağının arasında eziyordu.

Gözlerimi kapatmaya çalıştıkça içimdeki o karanlık dehliz daha da derinleşti. Tek bir saniye bile uyumadım. Gözüme kıymık kadar uyku girmedi.

Ve komodinin üstündeki telefonun o keskin alarmı yırtarak geçti geceyi.

Saat 07.00.

Güneş yine o paslı binanın arkasında saklanıyordu ama bu sefer umurumda bile değildi. Yataktan kalktım. Gözlerim yanıyordu. Hiç uyumamış bir adamın bedensel yorgunluğuyla değil, çok fazla düşünmekten ruhunun posası çıkmış bir adamın ağırlığıyla başladım güne.

                                  GÜN IV

Gözlerim yanıyor. Bir insan bütün gece tavanı tek bir saniye bile gözünü kırpmadan izleyince, sabahın o soluk ışığı gözbebeklerine bıçak gibi batıyormuş meğer. Dişlerimi yine pas geçtim. Yüzüme çarptığım iki avuç buz gibi su bile zihnimdeki o kesintisiz uğultuyu dindirmeye yetmedi.

Merdivenleri otomatik bir refleksle, adeta kendi başlarına hareket eden bacaklarla indim. Sokak soğuktu ama tenim hissetmiyordu. Zihnim öyle dolu, öyle kalabalıktı ki bedenim sadece geride kalan bir gövdeden ibaretti sanki.

Durağa vardım. Kaldırımın kenarına geçip dikildim. Gözlerim hep aynı noktada, o elektrik direğinin dibindeydi… Yok. Zeynel Amca yine yok. İki gün, üç gün… Bir insan, beş yıldır her Allah’ın günü aynı saatte beklediği bir duraktan aniden nasıl buharlaşıp gidebilirdi?

Aklıma dün geceki o boş dıt sesleri geldi. Açılmayan o telefon… Acaba evinde tek başına mıydı? İnsan, yalnızlığa ne kadar dayanabilirdi ki? Ansızın bir kriz gelse, bir felaket olsa… Çocukları İstanbul’daydı, keyiflerindeydi. “Vakitleri olmuyor” demişti amca, yine de kıyamıyordu evlatlarına. Biz insanız işte; bizi sevmeyenleri, arayıp sormayanları bile haklı çıkaracak acıklı bir neden buluruz hep.

Ebru geldi sonra aklıma. Yüzüğü masaya bırakıp çekip gittiği o son gün… O da haklıydı belki. Benden bir halt olmayacağını anlamıştı; bu devirde kimse taş yemek istemezdi. Peki ya Zeynel Amca? O kime kırgındı acaba? Ya Nehir? O da bir gün böyle sessizce buharlanıp gidecek miydi hayatımdan? Herkes eninde sonunda çekip gidiyor muydu bu dünyadan?

Kafamın içindeki o karanlık dehlizde bir o duvara, bir bu duvara çarparak yürümeye devam ettim. Zihnimdeki gürültü o kadar yüksekti ki dış dünyayı tamamen yutmuştu.

Tam o sırada, suratıma savrulan boğuk bir egzoz dumanı ve kaldırıma sıçrayan kirli bir su birikintisiyle irkildim.

Başımı kaldırdım. Bizim külüstür otobüs çoktan duraktan kalkmış, arkasında siyah, zehirli bir bulut bırakarak ilerideki virajı dönüyordu. Gidip gelmesini bile fark etmemiştim… Otobüsü kaçırmıştım.

Durakta tek başıma, o pis dumanın ortasında öylece kalakaldım. Zaten hayatı da böyle kaçırmıyor muyduk? Biz kafamızın içindeki o dipsiz uçurumlarla boğuşurken, dertlerimizin etrafında dönerken, dünya yanımızdan vızır vızır, aceleyle geçip gidiyordu işte.

Yürümeye başladım. Koşabilirdim aslında; adımlarımı biraz hızlandırsam bir sonraki durakta yetişebilirdim belki ama içimden gelmedi. Ne diye yetişecektim ki? Zaten her gün aynı bulaşık, aynı ağır yağ kokusu, aynı bağrış çağrış… Yavaş yavaş, sanki bir işe değil de kendi cenazeme yürüyormuş gibi sürüyerek ilerledim adımlarımı.

Yol boyunca gözüm dükkânların vitrinlerine takıldı. Herkes bir telâş peşindeydi; kepenk açanlar, çöp çıkaranlar, simitçiden alelacele sıcak çay alanlar… Dünya kendi ekseninde dönmeye devam ediyordu ama benim içimdeki saat kırılmış, durmuştu. İşe geç kalmak ilk defa umurumda bile değildi. En fazla Murat Şef basardı kalayı; zaten neyi kaybetmekten korkabilirdim ki?

Lokantanın önüne geldiğimde mesai başlayalı neredeyse yarım saat olmuştu. Kapıyı açıp içeri süzüldüm, o alışıldık azarı peşinen kabullenerek başımı hafifçe öne eğdim.

Ama ortalıkta çıt çıkmıyordu.

Mutfak her zamanki gibi o gürültülü cırtlak seslerle çınlamıyordu; içeriye ağır, zehirli bir sessizlik çökmüştü. Murat Şef tezgâhın arkasındaki o ahşap tabureye çökmüş, elinde sönmeye yüz tutmuş bir sigarayla önündeki kesim tahtasına bakıyordu. O gürültücü, her şeye bağıran adam gitmiş, yerine sanki omuzlarına koca bir dağ devrilmiş gibi büzülmüş yaşlı bir adam kalmıştı. İçeri girdiğimi gördü ama başını kaldırmadı bile. Saat sormadı, bağırmadı, “Neredesin lan” demedi. Çok derin, çok karanlık bir kuyunun dibindeydi.

Önlüğümü takarken gözüm Nehir’e kaydı. O da tezgâhın başında sessizce domates doğruyordu ama yüzü kireç gibi sapsarıydı. Dün şefle alelacele ne fısıldaştılarsa, dükkânın bütün neşesini ve nefesini söküp almıştı.

Sessizce tezgâhın diğer ucuna geçtim. Yanımdaki Nehir’e dönüp, çıkarabildiğim en yumuşak tonda, “Günaydın,” dedim.

Cevap gelmedi. Bıçağın tahtaya vurduğu o tok sesten başka hiçbir şey yankılanmadı mutfakta. Yüzüme bile bakmadı. Sanırım günaydın sözcüğü onun dünyasında çoktan hükmünü yitirmişti ya da dünkü fısıltıların o ağır kamburu altında eziliyordu. Zorlamadım. Önümdeki sebzelere odaklandım, sessizce doğramaya başladım. Mutfak, içinde dev fırtınalar koparan ama dışarıya tek bir inilti bile vermeyen ıssız bir mezarlık gibiydi.

Öğle molası geldiğinde kimseden ses çıkmadı. Ne şef “Maaşından keserim ha” diye neşeyle takıldı, ne de mutfakta o bildik tabak çanak şakırtısı duyuldu. Herkes önündekini bir an önce bitirip bu cehennemden kaçma derdindeydi sanki.

Günün tek sürprizi, tabağın kenarına iliştirilmiş olan o tek portakaldı. Parıl parıl parlayan, kırmızıya yakın bir turuncu… İçimden garip bir ses, “Ulan,” dedi, “Demek bugün meyve günümüz.”

Portakalı elime aldım. Kabuğunu soyarken parmaklarıma yayılan o keskin, acımsı koku bir anlığına mutfağın o rutubetli havasını delip geçti. İnsan şu hayatta, küçücük turuncu bir meyveden bile tutunacak bir teselli, bir renk dilenebiliyordu işte. Kabuklarını tabağın kenarına simetrik bir özenle dizdim. Acaba gerçekten sever miydi insan portakalı? Yoksa sadece rengine aldanıp, o ekşi tadına katlanmaya mı çalışıyorduk? Tıpkı hayat gibi… Rengine kanıp katlanıyorduk işte her şeye.

Portakaldan küçük bir dilim attım ağzıma. Nehir hemen yan masada, tek kelime etmeden suyunu yudumluyordu.

Yemeğimi bitirip yeniden işimin başına döndüm. Akşama kadar mutfakta tık ses çıkmadı. Sadece bıçakların tahtayla imtihanı, suyun şakırtısı ve dışarıdan sızan soluk sokak sesleri… Zaman ağır aksak aktı ama sonunda bitti.

Mesai bittiğinde önlüğümü katlayıp dolabın dibine ittim. Şefle de Nehir’le de vedalaşmadan, sessizce süzüldüm dükkândan dışarı.

Sokakta yürürken zihnimin biraz olsun sakinleştiğini hissettim. Dün gece o tavanı izlerken kurduğum o korkunç felaket senaryoları yavaş yavaş kabuk bağlamıştı. İnsan zihni tuhaf bir mekanizma; en büyük belirsizliklere bile birkaç gün içinde alışıp uyuşabiliyor. Zeynel Amca hâlâ aklımdaydı elbet ama göğsümün ortasındaki o dünkü ağır demir kütlesi biraz hafiflemişti sanki. “Vardır bir bildiği,” dedim kendi kendime. “Belki de çocuklarının yanına, İstanbul’a gitmiştir apar topar. Ne bileyim…”

Eve vardım. Mutfakta kendime koyu bir çay demledim. İki sade bisküviyi çaya batırıp yerken cebimdeki telefonu çıkardım. Rehberden Zeynel Amca’nın ismini bulup bir kez daha tuşladım. Bu kez kalbim dünkü gibi göğsümü delercesine çarpmıyordu; daha sakindim.

Telefon çaldı… Dıt… Dıt… Dıt…

Yine açan olmadı. Ekran kararıp kararmaya yüz tuttuğunda telefonu masanın üzerine bıraktım. Çayımdan son bir yudum aldım. İnsanların hayatımızdan böyle aniden, hiçbir iz bırakmadan uçup gitmelerine alışmalıydım galiba. Zaten geride kim kalmıştı ki tutunacak?

Bardağımı yıkayıp yatağa geçtim. Dün gecenin o dinmek bilmez uykusuzluğu, göz kapaklarıma kurşundan birer perde gibi indi. Bu kez tavanı bile incelemedim; kafamı yastığa koyduğum gibi karanlığın en derin yerine, ağır bir uykuya teslim oldum.

                                   GÜN V

Deliksiz bir uykunun ardından uyandım. Ne gözlerimdeki o acı yanma kalmıştı ne de zihnimdeki o uğultu… Bazen pes etmek, her şeyi akışına bırakıp kabullenmek insana tuhaf, neredeyse zehirli bir hafiflik veriyormuş meğer. Dişlerimi yine pas geçtim; elimi yüzümü soğuk suyla çarpıp çıktım. Hava düne göre biraz daha hafifti, güneş paslı binanın tepesinden cılız da olsa sızmaya çalışıyordu.

Durağa doğru ağır adımlarla yürürken gözüm yine her zamanki yere, o elektrik direğinin dibine kaydı.

Oradaydı.

Ellerini arkasında bağlamış, hafifçe öne doğru büzülmüştü. Üzerindeki palto günlerdir üstünden çıkarılmamış gibi buruş buruştu; gözlerinin altı mosmordu, sanki son üç günde elli yıl birden yaşlanmıştı.

Yanına vardım. “Zeynel Amca?” dedim kısık bir sesle.

Kafasını yavaşça kaldırdı. Baktı ama ilk an beni tanımakta zorlandı sanki. Sonra gözlerinin içi acıyla titredi: — Oğlum… Sesi çatallı, çakıl taşı gibi pürüzlüydü.

— Amca neredeydin sen? İki gündür arıyorum, telefonların açılmıyor, durakta yoksun… Aklıma bin türlü şey geldi.

Acı bir tebessüm kondu dudaklarının kenarına. Derin bir iç çekti, cebinden çıkardığı eski, yıpranmış mendiliyle alnını sildi. Otobüsün gelmesine daha vakit vardı. Kaldırımın kenarındaki taş duvara yanaştı, sırtını yasladı.

— Ah be evlat, dedi; sesi sanki çok uzaklardan, kapanmış bir defterin içinden geliyordu. — Bazen insanın başına gelenler, dilinin ucuna bile sığmaz. Anlatamazsın…

Bir süre susup gözlerini karşıdaki boş araziye dikti. O an anladım ki Zeynel Amca sadece yorgun değilmiş; tükenmiş, paramparça olmuştu.

— Benim çocuklar var ya… Hani dedim ya sana İstanbul’da okudular, adam oldular diye. İnsan evladı için canını verir ya hani, ben de öyle yaptım. Seneler önce, onlar büyük okullarda okusun, ele güne muhtaç olmasın, benim gibi amelelikle ömür çürütmesinler diye bir girdaba kaptırdım kendimi. Öğrenim masrafları, ev kiraları, yurt paraları derken tıkandım. Bankalar yüzüme kapıyı kapattı, eşten dosttan ne bir yardım ne bir yüz kaldı. Ben de bile bile, göz göre göre gittim o haramzadelerin kapısına…

Yutkundu. Boğazında sökülüp atılamayan dev bir düğüm vardı sanki.

— Tefecilere düştüm anlayacağın. Bir aldım, üç istediler. Üçü ödedim, beş yazdılar. Yıllarca emekli maaşımı ellerine saydım, yetmedi. Geçen gün geldiler kapıya… “Süre bitti ihtiyar” dediler. Rahmetli hanımdan kalan, başımı soktuğum o iki göz evi alacaklar elimden. İki gündür evden çıkamadım oğlum. Ne telefonun çalışını duyacak dermanım kaldı ne dışarı çıkacak yüzüm. Hanımın hatırası olan, o çocukları büyüttüğüm o çatı giderse… Ben nereye giderim? Ne yaparım bu yaştan sonra?

Gözünden tek bir damla yaş süzüldü ama hemen nasırlı eliyle öfkeyle sildi. Utanıyordu. Bu devirde bir babanın evlatları uğruna gururunu yerle bir etmesinin, ardından da yapayalnız kalmasının o ezici ağırlığı otobüs durağının üstüne kara bir bulut gibi çöktü.

— Çocuklara bir şey diyebildin mi peki amca? — dedim, sesim titriyordu.

— Diyemedim, dedi kafasını iki yana sallayarak. — Onların da kendine göre dertleri var, yuvaları var. “Baba bize yük oldון” derlerse ben o gün ölürüm zaten. Tek varlığım o evdi benim Cesur… Onu da söküp alacaklar elimden.

Derken bizim külüstür göründü caddenin başında. Siyah dumanını saça saça yaklaştı. Zeynel Amca üstünü başını düzeltti; sanki az önce o acı itirafları eden kendisi değilmiş gibi kendini toparlamaya çalıştı.

— Neyse evlat, senin de içini kararttım sabah sabah. Geldi bizimki, binelim, dedi.

Otobüse bindik. İki gün önceki gibi yan yana oturduk ama bu sefer aramızda dağlar kadar büyük, soğuk bir çaresizlik vardı. Zeynel Amca camdan dışarı bakıyordu, ben ise onun titreyen, nasırlı ellerine…

Otobüsün sarsıntısı arasında ona biraz daha yaklaştım. Sesimi sadece onun duyabileceği bir fısıltıya düşürerek sordum: — Amca… Kim bu adamlar? Yani kimin kapısına düştün sen, adı sanı yok mu bunların?

Zeynel Amca derin bir iç çekti. Camdaki kendi yansımasına bakarak, sanki o isimleri anmak bile ağzında zehirli bir tat bırakıyormuş gibi yüzünü buruşturdu.

— Bizim mahalleye giden ana caddede, köşeye yeni bir yer açıldı ya evlat… Şu pasparlak ışıklı, şatafatlı kebapçı var hani.

Dondum kaldım. Göğsüme ani, buz gibi bir ağırlık oturdu. Dün akşam eve dönerken önünden geçtiğim, o renkli tabelasından nedensizce ürküp hızlı adımlarla uzaklaştığım yer geldi gözümün önüne.

— Sahipleri onlar, diye devam etti Zeynel Amca, sesi büsbütün kısılarak. — Dışarıdan bakınca lokantacı, esnaf gibi dururlar ama asıl işleri garibanın kanını emmek. “Ceylan Kebap” mı ne karın ağrısıysa işte… O parlak ışıkların, o süslü vitrinlerin arkasında kaç tane garibanın ahı, kaç evin tapusu var bir bilsen. Sen sen ol evlat, o caddeden geçerken başını bile çevirme o tarafa.

Yutkundum. O ışıklı tabeladan neden o kadar korktuğumu, içimdeki o kör ürpertinin sebebini şimdi anlıyordum. Bazı yerlerin tekinsizliği, daha kapısından içeri girmeden insanın ruhuna sızıyordu demek ki.

Otobüsten inip dükkâna doğru yürürken ayaklarım adeta beton dökülmüş gibi ağırlaşıyordu. Kafamın içinde bir yanda Zeynel Amca’nın çaresiz gözleri, diğer yanda o kebapçının göz alan ışıkları…

İçeri süzüldüm. Mutfakta yine o ağır, kasvetli hava hakimdi. Tezgâhın arkasındaki aralıktan içeri bakınca Murat Şef ile Nehir’i yine baş başa, dip dibe gördüm. Bulaşık makinesinin o boğuk gürültüsüne sığınarak kulaklarımı iyice kabarttım.

— Şefim vallahi ödeyeceğim, bana biraz daha avans veremez misin? — diyordu Nehir. Sesi ağlamaklıydı, o her zamanki dik duruşundan eser kalmamıştı. — Gelip duruyorlar kapıya. Şu herifler… Vermezsem rahat bırakmayacaklar.

Murat Şef derin bir iç çekti, büyük ellerini yüzüne kapattı. — Kızım, dedi pürüzlü ve yorgun bir sesle. — Dün kasadaki son kuruşa kadar topladım, üstüne kendi paramı bile koydum. Vermedim mi? Verdim. Ama herifler doymuyor ki… Niyetleri parayı almak değil, insanı ezmek, tüketmek. Elimden gelen başka bir şey olsa dükkânı ipotek ettiririm ama yok işte. Gücüm yetmiyor o şerefsizlere…

O an göğsüme koca bir kaya oturdu. Bunca zamandır bize bağıran, “Maaşından keserim” diye çıkışan, karnı açken etrafa dehşet saçan Murat Şef… Aslında Nehir’i korumak için çırpınan ama gücü yetmeyen çaresiz bir adamdı meğer. İyi bir insandı. Sadece bu şehrin ve bu düzenin acımasızlığı karşısında o da benim gibi, Zeynel Amca gibi yapayalnız ve silahsız kalmıştı.

Geri çekildim. Şefin de, Nehir’in de, Zeynel Amca’nın da celladı aynı adamlardı. O pasparlak ışıklı kebapçı, bu küçücük insanların hayatını sömüren koca bir karadelikti.

İşimin başına geçtim. Sebzeleri doğrarken elim titriyordu. Ben bu dünyadan sessizce, kimseye bulaşmadan gitmeyi planlarken, etrafımdaki herkesin bir tefeci ağında gırtlağına kadar boğulduğunu görmek… Bu ağırlık artık taşıyamayacağım kadar fazlaydı.

Mesai bitti. Her zamanki gibi sessizce önlüğümü çıkardım. Nehir’e baktım; başı önde, yıkık bir halde dükkândan çıkıyordu. Murat Şef kasada dertli dertli paraları sayıyordu. Hiçbir şey demeden dışarı çıktım, durağa yürüyüp otobüse bindim.

Otobüsün camına alnımı dayadım. Şehrin sokakları, ışıklar, insanlar camdan dışarıda akıp gidiyordu. Zihnimde ise tek bir ses vardı: Zeynel Amca’nın “Hanımın hatırası olan o çatı giderse ben ne yaparım?” deyişi ve Nehir’in o kırık fısıltısı…

İçimde yıllardır uyuyan, üstü küllenmiş bir kor aniden alevlendi sanki. Bunca zaman her şeye boyun eğmiştim. Ebru gittiğinde de susmuştum, işte ezildiğimde de… Ama gözümün önünde bu masum insanları ezen adamlara karşı içimde zapt edemediğim bir öfke, hastalıklı bir cesaret uyandı. Benim zaten kaybedecek neyim vardı ki bu hayatta? Hiçbir şeyim.

Otobüs tam Ceylan Kebap’ın bulunduğu caddenin ışıklarında durduğunda, düşünmeyi bıraktım. Kalbim kaburgalarımı kıracak gibi atıyordu. Şoför daha kapıyı açmadan, “İnecek var!” diye seslendim.

Pat diye indim otobüsten. Egzoz dumanının ortasında, o şatafatlı, cıvıl cıvıl ışıkların saçıldığı Ceylan Kebap’ın tam karşısındaydım. Işıklar gözümü alıyordu ama bu sefer korkmuyorum. Ayaklarım beni çekti götürdü.

Ceylan Kebap’ın ağır cam kapısını itip içeri girdiğimde, genzimi yakan ızgara kokusu ve içerideki yüksek sesli müzik yüzüme çarptı. Müşteriler vardı ama arka taraftaki geniş, deri koltuklu masada oturan iki adam doğrudan gözüme çarptı. Üzerlerinde pahalı ceketler, önlerinde ince belli bardaklar… Ağır ağır konuşup gülüşüyorlardı. Dışarıdan baksanız efendi birer esnaf dersiniz; ama gözlerindeki o soğukluk, garibanın iliğini sömüren o canavarlığı açıkça ele veriyordu.

Derin bir nefes aldım. Üstümdeki eski montu çekiştirip doğrudan o masaya doğru yürümeye başladım.

Adamlar yaklaştığımı görünce konuşmayı kestiler. Biri çayından bir yudum alıp, beni baştan aşağı küçümseyen gözlerle süzdü. — Hayırdır delikanlı? Sipariş mi vereceksin, yer mi arıyorsun? — dedi dudak bükerek.

— Sipariş değil… — dedim. Sesim ilk defa bu kadar net çıkıyordu. — Zeynel Amca ve Nehir için geldim.

Adamlar dediğimi duyunca önce birbirlerine baktılar. Ne bir öfke patlaması oldu ne de tehditkâr bir hareket. Masada birkaç saniyelik, insanın kemiklerini donduran bir sessizlik oldu.

Ardından sağ tarafta oturan, esmer, bıyıklı olanı hafifçe geriye yaslandı. Dudaklarının kenarında öyle alaycı, öyle tiksinç bir tebessüm belirdi ki, yüzüme tokat yemiş gibi hissettim. — Zeynel mi? — dedi, çay kaşığını tabağa bırakırken. — Nehir mi?

Diğeri de hafifçe güldü. Sesi hiç yükselmedi; sanki karşısında bir insan değil de masanın üstüne konmuş ezik bir böcek varmış gibi bir rahatlıkla konuştu: — Paşam… Sen kimsin? Aile avukatları mısın, yoksa mahallenin hayır kurumu mu?

— Ben… — dedim, boğazım kurumuvermişti. — Ben yakınlarıyım. Yaşlı adamın evine göz dikmişsiniz, Nehir’i de dükkânda ağlatıyorsunuz. Borçları neyse bir yoluna koyalım, insan gibi konuşmaya geldim.

Esmer olan kalkmaya bile tenezzül etmedi. Garsona doğru elini hafifçe sallayıp gözlerini tekrar bana çevirdi: — İnsan gibi konuşmak… — dedi kelimeleri ezerek. — Bak delikanlı. Üstündeki o montun rengi atmış, cebinde büyük ihtimalle buraya dönecek otobüs parasından fazlası yok. Gelmişsin burada büyük adam lafları ediyorsun. Zeynel’in borcu seni aşar. Nehir’in borcu seni iki kere aşar. Sen git o gariban lokantasında bulaşığını yıka, çorbanı iç. Boyundan büyük işlere burnunu sokma ki, akşam eve sağlam dönesin. Anladın mı abisi?

Diğeri cebinden çıkardığı buruşuk iki yüzlüğü masanın ucuna, tam önüme doğru itti. — Hadi bakayım, dedi yüzüme bile bakmadan. — Yürüdün geldin buraya kadar, bir çorba parası yapalım sana. Zaten tipinden belli, akşamı zor ediyorsun. Git dışarıda ye, kebap sana ağır gelir.

Vurmadılar. Bağırmadılar bile. Ama o masadaki gülüşmeleri, parayı önüme fırlatışları ve beni bir “hiç” olarak görüşleri… İçimdeki o az önce parlayan cesaret kıvılcımını buzlu bir suyla söndürdü.

Masanın üstündeki paraya baktım. Sonra onların o umursamaz, beni çoktan yok sayıp tekrar kendi aralarında fısıldaşmaya başlayan yüzlerine… Tek bir kelime edemedim. Ayaklarım geri geri gitti. Ceylan Kebap’ın o şatafatlı cam kapısından dışarı kendimi attığımda, caddenin gece ayazı yüzüme tokat gibi çarptı.

Hiç bu kadar küçülmüş, hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim.

Yürüdüm. Otobüse binmedim. Cebimdeki ellerim yumruk gibi sıkılıydı. Rüzgâr yüzümü yaktı ama acısını duymadım. Kendimi bu dünyada var olan en gereksiz, en silik gölge olarak gördüm. Bir hiçtim ben. Zeynel Amca’ya da, Nehir’e de, hatta kendime bile zerre faydası dokunmayan sefil bir hiç…

Eve nasıl geldim, o merdivenleri nasıl tırmandım hatırlamıyorum. Lambayı bile yakmadım. Montumu çıkarmadan, ayakkabılarımı kapının eşiğinde öylece bırakıp kendimi yatağa attım. Tavanı bile izlemedim bu kez. Gözlerimi sımsıkı yumdum. O ezilmeyi, o alaycı kahkahaları zihnimden kazımak ister gibi kendimi uykunun o simsiyah, dipsiz kuyusuna bıraktım. Saatler eridi gitti.

Ve gecenin bir yarısı… O sessizliği bıçak gibi kesen bir ses yükseldi komodinden.

Dıııııt… Dıııııt… Dıııııt…

Gözlerimi açtım. Oda zifiri karanlıktı. Elimi uzatıp telefonu buldum; ekranın o mavi ışığı gözlerimi fena halde sızlattı. Ortada tek bir isim parlıyordu: Zeynel Amca.

Hemen açtım. “Amca?” dedim, sesim uykudan ve korkudan pürüzlüydü.

Karşı taraftan önce hırıltılı, hıçkırıkla karışık derin bir nefes sesi geldi. O koskoca, gururlu adam telefonda ağlıyordu. — Cesur… — dedi. Sesi titriyordu, rüzgâr uğultusuna karışıyordu kelimeleri. — Geldiler evlat… Geldiler, attılar beni dışarı.

Kaskatı kesildim. Yataktan fırlayıp oturdum. “Ne diyorsun amca? Kim geldi?”

— O herifler… — dedi, boğazı düğümlenerek. — Kapıyı kırdılar sanki. Birkaç kâğıt tutturdular elime, eşyalarımı kaldırıma yığdılar. Rahmetlinin fotoğrafını bile zor aldım duvardan… Kapıya kilidi vurup gittiler Cesur. Evimi aldılar elimden… Ben şimdi nereye giderim oğlum?

Hat kesildi sandım bir an. Dışarıda ince ince bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Sokakta, elinde merhum karısının fotoğrafı, kapının önüne atılmış üç beş parça eşyanın arasında kalakalmış o yaşlı adamın görüntüsü beynime bir mızrak gibi saplandı. Ceylan Kebap’taki o heriflerin yüzümün ortasına fırlattığı para kulağımda çınladı.

— Neredesin amca? — dedim, sesimdeki o uyuşukluk bir anda silinip giderken. — Kımıldama bir yere, hemen geliyorum.

Yataktan nasıl fırladığımı bilmiyorum. Montumu üzerime geçirip merdivenleri üçer beşer indim. Dışarıda buz gibi bir yağmur çiseliyor, sokak lambalarının soluk sarı ışığı ıslak asfaltı parlatıyordu.

Koşarak Zeynel Amca’nın mahallesine vardım. Sokağın köşesini dönünce onu gördüm.

İki gözlü o müstakil evin kapısına koca bir asma kilit vurulmuştu. Kapının dibinde birkaç çuval, eski bir valiz ve nemli kaldırıma bırakılmış ahşap bir sandalye… Zeynel Amca o sandalyeye büzülmüş, ceketinin altına sakladığı o ahşap çerçeveyi iki eliyle sıkı sıkı göğsüne bastırıyordu. Yağmur saçlarını, yüzünü sırılsıklam yapmıştı ama o hissetmiyordu bile.

— Amca… — dedim yanına çömelerek.

Yavaşça başını kaldırdı. Gözleri kan çanağıydı. — Geldin mi evlat? — dedi fısıltıyla.

— Kalk amca, gidiyoruz.

Valizini ve çuvalları sırtlandım. Onu kolundan tutup ayağa kaldırdım. Hiç itiraz etmedi, iradesini tamamen bana teslim etmiş yorgun bir çocuk gibi geldi ardımdan.

Birlikte benim eve doğru yürümeye başladık. Yağmur şiddetini artırmıştı. Sokaklar tamamen ıssızdı; sadece adımlarımızın ve suyun kaldırıma vuruşunun sesi vardı. Zeynel Amca yürürken göğsüne bastırdığı o eski çerçeveye baktı.

— Meliha’m bu… — dedi, sesi yağmurun hışırtısına karışarak. — Biz Meliha ile bu eve girdiğimizde henüz yirmimizde bile değildik Cesur. Şimdiki gençler bilmez … Bizimki öyle süslü laflarla, hediyelerle başlayan bir sevdalar devri değildi. Göz göze gelirdik, dünyalar bizim olurdu. Bir çay demlerdi bana, dünyanın en kral sofrasını değişmezdim ocağıma.

Yüzüne acı ama tarifsiz huzurlu bir tebessüm oturdu. Yağmur damlaları yanaklarından süzülüyordu ama gözlerindeki o sönmüş ışık anlığına yeniden parlamıştı.

— Otuz beş yıl… — diye devam etti. — Otuz beş yıl boyunca bir gün olsun birbirimizin kalbini kırmadık. Ben tarlada, inşaatta sırtımı çürütürken o bu evde bana yuva oldu. Hastalandığında başucundan bir an olsun ayrılmadım. Elimle besledim onu. Ölürken bile elimi tutup “Hakkını helal et Zeynel, ben senden razı gittim” dedi. Bak, onun o sıcaklığı hâlâ şu çerçevenin tahtasında duruyor sanki… Şimdi o evi elimden aldılar ama Meliha’mın hatırasını o duvarlar arasında bırakmadım ya, varsın sokakta kalayım.

Hiçbir şey diyemedim. Boğazıma yerleşen o taş nefes almama izin vermiyordu. Ebru’yu düşündüm birden. Bizim Ebru ile tutunamayışımızı, o yüzüğü masaya bırakıp gidişini… Sonra Zeynel Amca’nın bu otuz beş yıllık, ölümü bile aşan sevdasına baktım. Sevmek sahiden böyle bir şey miydi? Yıllar geçse, ev elinden gitsin, aç kal, sokakta kal ama o insanı yüreğinin en derininde taşımaya devam et…

Eve geldik. İğrenç binanın merdivenlerini tırmandık. Kapıyı açıp içeri aldım onu. Benim o tek kişilik, soğuk ve gri odam ilk defa bir başkasının nefesiyle, başka bir acıyla doldu. Zeynel Amca’yı yatağıma yatırdım, üzerini örttüm. Çerçeveyi de komodinin üstüne, başucuna özenle koydu.

— Sağ ol evladım, dedi kısık bir sesle. — Hakkını helal et, sana da yük oldum bu yaşta.

— Lafı bile olmaz amca, uyu sen.

Işığı söndürdüm. Yere, eski bir battaniyenin üzerine bir çekyat minderi serip uzandım. Dışarıda yağmur camı dövüyordu. Gecenin karanlığında Zeynel Amca’nın düzenli, yorgun nefes alıp verişlerini dinledim. İlk defa bu evde bir başınaydım ama içimdeki o sızı, odanın duvarlarından taşıp taşıp üzerime dökülüyordu.

                                                     GÜN VI

Sabahın ilk ışıkları odanın gri duvarlarına vurmadan uyandım. Yerdeki minder sertti ama zihnimdeki gürültünün yanında lafı bile olmazdı. Yatakta yatan Zeynel Amca’ya baktım; yavaşça doğrulmuş, komodinin üstündeki o ahşap çerçeveye bakıyordu. Yüzündeki o derin çizgiler uykuda bile silinmemişti.

“Günaydın amca,” dedim kısık bir sesle.

“Günaydın evlat,” dedi, sesi pürüzlüydü. “Benim kalkmam lazım. Geç kalırsam yetişemem.”

Saate baktım, henüz çok erkendi. “Nereye geç kalıyorsun amca? Bakkallar bile açılmadı daha, otur çay demliyim.”

Derin bir iç çekti. Elindeki çerçeveyi özenle montunun iç cebine yerleştirdi. “Mezarlığa gitmem lazım Cesur. Meliha’nın yanına… On altı yıl oldu evladım, bir sabah olsun aksatmadım. Ben çalışmam etmem bilirsin, tek işim gücüm bu. Her sabah o ilk otobüse binerim, varır başucunda dururum. Toprağını temizler, iki laf ederim. O yüzden her sabah o duraktaydım ben…”

Dondum kaldım. Günlerdir o durakta karşılaştığımız, o ilk otobüse beraber bindiğimiz Zeynel Amca… Meğer herhangi bir işe değil, kaybettiği ömrünün yarısına, karısının toprağına gidiyormuş. O darmadağın hali, o mahzunluğu, duraktaki o uzaklara dalışları… Hepsi her sabah bir mezar taşından sökülüp bu acımasız dünyaya geri dönmek zorunda kalmasındanmış.

“Ben de geliyorum seninle,” dedim.

“Yok evlat, sen işinden olma. Sen dükkânına geç, ben basar giderim,” dedi.

Beraber çıktık evden. Sisli, buğulu bir sabahtı. Durağa yürüdük, o bildik külüstür geldi. Yan yana bindik otobüse. Cam kenarına oturdu, gözleri dışarıdaki akıp giden gri binalara kaydı.

“On altı yıl oldu Cesur…” diye fısıldadı, sanki kendi kendine konuşur gibi. “İnsan sevdiğini toprağa verince içindeki neşeyle beraber gün yüzünü de gömüyor. Her sabah gidip o toprağa dokunmazsam, ‘Geldim Meliha’m’ demezsem içim soğumuyor. Ev gitti, eşyalar gitti ama ona gidecek yolum duruyor ya… Şükür.”

Tek bir kelime edemedim. Otobüsün sarsıntısında onun o nasırlı ellerine baktım. Sevmek böyle bir şeydi işte; evi elinden alınsa bile her sabah bir mezar taşına sığınmaktı.

Mezarlığın sapağında indi Zeynel Amca. Camdan arkasından baktım; sisin içinde, ceketine sarınmış halde mezarlık kapısına doğru ağır ağır yürüdü.

Ben de lokantanın yolunu tuttum. İçeri girdiğimde Şef ile Nehir mutfaktaydı. Hava yine kurşun gibi ağırdı. Önlüğümü taktım, tezgâhın başına geçtim. Lokantanın kapısından içeri girmeye başlayan hayatın koşturmacasına inat, Meliha’nın mezarına doğru yürüyen Zeynel Amca’yı düşünerek bıçağı elime aldım.

Sabah saatleri su gibi akıp gitmedi bu sefer. Zaman durmuştu sanki. Kafamın içinde bir yanda sislerin arasında mezarlığa doğru yürüyen Zeynel Amca, diğer yanda dünkü o kebapçıda yüzüme atılan alaycı gülüşler… Zaman geçsin, öğle molası gelsin diye adeta sabırsızlandım. Şef’le yalnız kalıp bunu konuşmam şarttı.

Nihayet öğle arası geldiğinde Nehir hava almak için dışarı çıktı. Mutfakta sadece ikimiz kaldık. Şef tezgâhı silerken yanına sokuldum.

“Şef,” dedim kısık sesle. “Bir şey söyleyeceğim.”

“Söyle Cesur,” dedi başını kaldırmadan.

“Dün gece Zeynel Amca’yı evinden çıkardılar. Eşyalarını kapının önüne atmışlar, kilidi vurmuşlar eve. Şimdi bende kalıyor…”

Şef bezle tezgâhı ovalamayı kesti. Yüzünü bana döndü, gözlerinde şaşkınlıkla karışık derin bir öfke belirdi ama şaşırmış gibi de değildi pek.

“O kansızlar…” dedi dişlerinin arasından. “Bekliyordum zaten. Doymaz o şerefsizler.”

“Şef…” dedim, içimdeki o çocuksu ümide tutunarak. “Polise gitsek? Şikâyet etsek? Evi elinden aldılar adama, Nehir’i tehdit ediyorlar. Devletin polisi var, kanunu var. Böyle durup izleyecek miyiz?”

Şef acı acı gülümsedi. Bezi tezgâha fırlatıp elini yüzüne sürdü. Sesi öyle soğuk, öyle kabullenmiş çıktı ki, içimdeki o son ümit kırıntısı da buz tuttu.

“Polis mi?” dedi, başını iki yana sallayarak. “Ulan Cesur… Sen gerçekten bu dünyada yaşamıyorsun he. Poliste de adamları var o heriflerin, adliyede de, belediyede de… Sen sanıyor musun ki o caddenin ortasında o kadar ışıklı mekânı sadece kebap satarak açtılar? Hepsi şebeke bunların. Sen polise gidersin, şikâyet dilekçeni verirsin; akşamına senin verdiğin dilekçe o tefecilerin masasına çay altlığı olur. Onlara hiçbir şey olmaz evlat. Olan senin gibi, benim gibi, Zeynel gibi garibana olur. Başımızı daha çok belaya sokmaktan başka bir işe yaramaz.”

Boğazım tıkandı. Tek bir kelime edemedim. Adaletin bile o parlak ışıkların, o paraların önünde diz çöktüğü bir düzende biz kime sığınacaktık ki?

Şef tekrar bezini eline aldı, tezgâhı hırsla silmeye devam etti. “Aklından öyle şeyleri çıkar,” dedi. “Bizim gibi adamların nasibine ezilmek düşmüş, kanun da o adamların yanında.”

Şef’in dediklerinden sonra mutfağın havası daha da çekilmez oldu. Göğsüm daraldı, arka kapıyı açıp dükkânın arkasındaki o dar, karanlık pasaja çıktım.

Nehir oradaydı. Duvara yaslanmış, elindeki sigaradan derin bir fırt çekiyordu. Dumanı gökyüzüne doğru üflerken gözleri bomboştu.

Yaklaştığımı duyunca başını hafifçe bana çevirdi.

“Benim,” dedim kısık sesle, yanına duvara yaslandım. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Pasajın soğuk rüzgârı yüzümüze vuruyordu.

“Şef’le konuştum az önce,” dedim gözlerimi karşıdaki paslı borulara dikerek. “Polis işini sordum… Olmaz dedi.”

Nehir hafifçe, acı bir tebessümle güldü. “Olmaz tabii,” dedi. “O adamlar her yeri sarmış Cesur. Polis de bilse, hakim de bilse bir şey değişmez.”

“Sen…” dedim, sormaya çekinerek. “Nasıl bulaştın bu adamlara Nehir? Şef senin için çırpınıyor ama para dayanmıyor dediler.”

Sigarasının izmaritini yere atıp ayakkabısının ucuyla ezdi. Bakışları o ezilen izmaritte takılı kaldı.

“Ben bulaşmadım ki,” dedi, sesi titremeye başladı. “Bana miras kaldı o borç…”

Gözlerimi ona çevirdim.

“Beş yıl önce…” diye başladı, yutkundu. “Babam olacak o cani… Annemi gözümün önünde katletti Cesur. Bir hiç uğruna, kıydı kadına. Sonra da hapse girdi, çürür oralarda inşallah.”

Boğazıma koca bir taş oturdu. Ne diyeceğimi bilemedim.

“Bide üç tane küçük kardeşim kaldı,” diye devam etti Nehir. Gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü ama hemen sildi. “En küçüğü daha ilkokula gidiyor. Evin kirası, kardeşlerimin okul masrafı, karınları doysun diye çırpınırken babamın o kumar, tefeci borçları dayandı kapıya. Meğer o Heriflere  dünyalar kadar borç takıp gitmiş. ‘Ya babanın borcunu ödersin ya da o kardeşlerini ellerinden alırız’ dediler. İki yıldır kardeşlerimi okutayım, doyurayım derken bir yandan da o şerefsizlere para yetiştirmeye çalışıyorum. Öde öde bitmiyor. Faiz yazdıkça yazıyorlar…”

Sessizlik çöktü pasaja. Bir insanın o küçük omuzlarında nasıl böyle devasa bir cehennemi taşıyabildiğini aklım almadı. Bir yanda annesiz, babasız büyütmeye çalıştığı üç kardeş; diğer yanda her gün kapısına dayanan o gözü dönmüş tefeciler…

“O yüzden mi hiç gülmüyorsun?” dedim fısıltıyla.

“Ben gülmeyi annem öldüğü gün unuttum Cesur,” dedi. “Şimdi tek derdim kardeşlerime bir şey olmasın. Şef sağ olsun, kendi boğazından kesip veriyor ama yetmiyor işte… Onların ağına bir kere düştün mü kurtuluş yok.”

Arka kapı gıcırtıyla açıldı. Murat Şef’in sesi duyuldu: “Mola bitti, geçin içeri!”

Nehir gözlerini kuruladı, derin bir nefes alıp içeri yürüdü. Ben de arkasından baktım. Bütün dükkân, bütün mahalle, dokunduğum her hayat meğer büyük bir yangının ortasındaymış.

Öğleden sonra dükkândaki mesai her zamankinden daha ağır, daha sessiz geçti. Bıçak sesleri, cızırdayan ızgaranın kokusu ve tıkırdayan tabaklar dışında mutfakta kimseden tık çıkmadı. Herkes kendi payına düşen cehennemi susturarak taşıyordu.

Akşam kapıları kapatıp çıktık. Şef ile Nehir durağa doğru yürürken ben “İşim var biraz,” diyerek aksi yöne saptım. Şef’in “Poliste de adamları var, gitme” lafları kafamda çınlıyordu ama yine de o son çaresizlik dürtüsüne engel olamadım. Şansımı denemek zorundaydım. Tek başıma yürümeye başladım.

Karakolun kasvetli, beyaz floresan ışıklarının aydınlattığı geniş salonuna girdiğimde içeride devriye nöbetinden dönen iki polis duruyordu. Masa başındaki orta yaşlı, saçları şakaklarından kırlaşmış polisin yanına yaklaştım. Yakasındaki isimlikte Komiser Kenan yazıyordu.

“Kolay gelsin komiserim,” dedim.

Başını önündeki evraklardan kaldırıp yorgun gözlerle bana baktı. Yüzünde ne bir kibir vardı ne de beni kestirip atacak bir umursamazlık. “Sağ ol delikanlı,” dedi, sandalyesinde hafifçe doğruldu. “Hayırdır, bir sorun mu var?”

Sırtımı duvara dayayıp anlatmaya başladım. Ceylan Kebap’taki tefecileri, Zeynel Amca’nın dün gece sokakta kalan eşyalarını, evinin kapısına vurulan o kilidi ve Nehir’in kardeşleriyle tehdit edilişini bir bir aktardım. Sesim anlattıkça titredi ama durmadım.

Kenan Komiser beni sonuna kadar, tek bir sözümü kesmeden dinledi. Derin bir iç çekip kalemini masaya bıraktı. Yüzündeki o mahzun ifade, durumun ne kadar vahim olduğunu daha ben anlatırken kabullenmiş bir adamın ifadesiydi.

“Oğlum…” dedi, sesi pürüzlü ve samimiydi. “Anlattıklarının hepsine inanıyorum. O mekânın ne idüğü belirsiz adamların elinde olduğunu, mahallede kimlerin canını yaktıklarını inan bana biz de biliyoruz. Şahsım adına o heriflerin bileğine kelepçeyi takmayı senden çok ben isterim.”

“O zaman niye duruyoruz komiserim?” dedim, bir anlık ümitle öne atılarak. “Gidip mühürleyin o yeri, çıkarın Zeynel Amca’nın evinden o adamları!”

Kenan Komiser başını acıyla iki yana salladı. Masanın üzerindeki boş bir dosyayı vurdu elinin tersiyle.

“O işler öyle yürümüyor işte,” dedi. “Arama kararı çıkarmak için, o adamları içeri tıkmak için elimizde kapı gibi delil lazım. Zeynel Amca’ya imzalattıkları o senetler kanuni görünüyor muhtemelen. Adamlar işi kılıfına uyduruyor. Şikâyetçi olan yok, resmi bir şikâyet dilekçesi yok, elde yazılı bir tehdit yok. ‘Gittim, konuştum, bana öyle dediler’ demekle hakimden arama kararı alamam ben. Yarın dükkânlarına baskın yapsam, adamlar ‘Biz sadece kebapçıyız, bu çocuk bize iftira atıyor’ der, ellerini kollarını sallayarak çıkarlar.”

Oturduğum sandalyeye iyice çöktüm.

“Yani…” dedim fısıltıyla. “Hiçbir şey yapamaz mıyız?”

Kenan Komiser masanın üzerinden bana doğru uzandı. Gözlerimin içine baktı. “Resmi olarak elim kolum bağlı evlat. Yetersiz delille attığım her adım o adamları daha da cesaretlendirir, o yaşlı adama da kıza da daha çok sararlar. Bana yazılı delil getirin, tehdit ses kaydı getirin, şikâyetçi olsunlar… Yemin ediyorum anında tepelerine çökerim. Ama şu an… Şu an kanun benim de elimi bağlıyor.”

Karakoldan çıktığımda gecenin soğuk rüzgârı yüzüme çarptı. Murat Şef haklıydı ama yanlış sebepten… Sistem yozlaştığı için değil; o adamlar kötülüklerini kanunun arkasına gizleyecek kadar profesyonel, biz ise çaresizliğimizi kanıtlayamayacak kadar çıplak olduğumuz için çaresizdik.

İyi bir polisin bile eli kolu bağlıysa, bu şehirde garibanın hakkını kim arayacaktı?

Eve doğru yürürken adımlarım her zamankinden daha ağırdı.

Karakoldan çıkıp eve varana kadar adımlarım birbirine dolandı. Kenan Komiser’in o çaresiz bakışları, “Elimde delil yok” deyişi zihnimde dönüp duruyordu. Merdivenleri ağır ağır tırmandım. Kapıyı açtığımda ise burnuma çocukluğumdan kalma, tanıdık ve sıcak bir koku çalındı.

Yeşil mercimek yemeği…

Mutfaktan tıkırtılar geliyordu. İçeri adım attığımda Zeynel Amca’yı ocağın başında, elinde tahta kaşıkla buldum. Yüzündeki o sabahtan kalma kederli ifade yerini mahcup bir tebessüme bırakmıştı.

“Geldin mi evlat?” dedi, tencerenin kapağını hafifçe kapatırken. “Baktım evde otur otur içim sıkıldı. Mutfakta erzakları karıştırdım biraz. Rahmetli Meliha çok güzel yapardı yeşil mercimeği… Ondan öğrene öğrene ben de kapmışım bir şeyler. Sıcak sıcak birer tabak yiyelim dedim.”

Boğazımda biriken o karakol soğukluğu aniden eriyip gitti. “Amca naptın ya, ne zahmet ettin…” diyebildim sadece.

Küçücük masaya iki tabak koyduk. Yanına biraz ekmek kırdık. Gerçekten de Meliha Teyze’nin eli değmiş gibi, insanın içini ısıtan bir yemek olmuştu. Günlerdir boğazımdan geçen en güzel şeydi.

Yemekten sonra ben çayı demlerken Zeynel Amca salondaki o eski, tüplü televizyonun düğmesine bastı. Cızırtılı bir sesin ardından ekranda yeşil saha belirdi. Fenerbahçe’nin maçı vardı.

“Sen tutar mısın takım Cesur?” diye sordu Zeynel Amca, gözlerini ekrandan ayırmadan.

“Fenerbahçeliyim amca,” dedim, elime iki bardak çayı alıp yanındaki çekyata otururken.

Zeynel Amca’nın yüzünde ilk defa gözlerinin içini güldüren kocaman bir tebessüm belirdi. “Aha!” dedi elini dizine vurarak. “Renktaşımdın desene benim! Meliha kızardı ben maç izlerken, ‘Kocaman adamsın, bir topun peşinde koşan yirmi iki adama mı bağırıyorsun’ derdi. Ama yine de çayımı eksik etmezdi.”

O gece, dışarıdaki tefecileri, Nehir’in gözyaşlarını, karakoldaki çaresizliği ve şehrin o soğuk rüzgârını kapının dışında bıraktık. Televizyondan gelen spikerin coşkulu sesiyle, demli çayın buğusu birbirine karıştı. Fenerbahçe atağa kalktıkça Zeynel Amca oturduğu yerde doğruluyor, kaçan pozisyonlarda sanki kendi evi kurtulmuş gibi heyecanla iç çekiyordu.

Uzun zamandır ilk defa o küçük odanın içi gri değil, sıcacıktı. İki kırık adam, bir tencere yeşil mercimek ve bir maçın arkasına sığınıp biraz olsun nefes aldık.

Gecenin o sıcak, huzurlu havası televizyonun kapanmasıyla yerini yeniden hafif bir sessizliğe bıraktı. Çay bardaklarını toplayıp mutfağa koydum. Zeynel Amca’yı yatağa yatırdım, üzerini örttüm. Kendim de yerdeki minderime uzandım. Kafamın içindeki o yoğun gürültü bu sefer yerini tatlı bir yorgunluğa bırakmıştı. Gözlerimi kapattım.

                                                       GÜN VII

Telefonun alarmı çalmadan önce, tam saat yedide gözlerimi açtım. Vücudum artık bu rütine öyle alışmıştı ki şaşmıyordu. Yavaşça ayağa kalktım. Zeynel Amca her zamanki gibi erkenden uyanmış, yatağın kenarına oturmuş, ceketinin iç cebindeki o ahşap çerçeveyi elinde tutuyordu.

“Günaydın amca,” dedim kısık sesle.

“Günaydın Cesur evlat,” dedi. Yüzünde dünkü maçın ve yemeğin bıraktığı o hafif yumuşaklık hâlâ duruyordu ama gözleri yine mezarlığın yolunu gözlüyordu.

Sessizce hazırlandık. Evden çıkıp sabahın o soğuk, puslu havasına adım attık. Sokak lambaları henüz sönmemişti. Durağa doğru yan yana ağır ağır yürümeye başladık. Dışarıda yaprakların hışırtısı ve adımlarımızın sesi vardı sadece.

“Amca…” dedim yürürken. “Üç çocuğun da İstanbul’da biliyorum ama… Ne iş yapıyorlar orada? Hiç arayıp sormuyorlar mı seni?”

Zeynel Amca derin bir iç çekti. Ellerini arkasında birleştirdi, bakışlarını ıslak kaldırıma dikti.

“Var evlat, var da… Ne iş yaptıklarının pek bir hükmü kalmadı,” dedi, sesi biraz kırgın çıktı. “Büyük oğlan ticaretle uğraşıyor, küçüğü bir şirkette mühendis. Kız da memur bir adamla evlendi, yerleşti İstanbul’a. Büyüttük, okuttuk, handsiz ayaksız bırakmadık. Meliha’yla yemelik giymelik demedik, her şeyimizi önlerine serdik. Ama gittiler, o koca şehrin gürültüsünde unuttular bizi.”

Duraksadı, ceketinin yakasını düzeltti.

“Meliha hastalandığında haber verdim, ‘İşimiz yoğun baba, gelemiyoruz’ dediler. Anaları öldü, cenazesine zor yetiştiler. İki gün durup basıp gittiler tekrar. Şimdi ne arayan var ne soran… Dünya telaşına kaptırdılar kendilerini. Evi ellerimden aldılar desem, ‘Baba niye dikkat etmedin’ diye azarlarlar adamı. O yüzden söylemedim bile. Bir insan evladına yük olmaktan korkar mı Cesur? Ben korkuyorum işte. Benim tek dayanağım Meliha’mdı, o da toprağın altında. İşte böyledir bizim hikâye…”

Boğazıma yine o tanıdık düğüm oturdu. Otobüs durağa yanaştı. Birlikte bindik. Her zamanki yerine geçti Zeynel Amca, ben de yanına oturdum. Mezarlığın sapağına geldiğimizde helalleşip indi. Camdan arkasından baktım; ceketine sarınmış, üç evladının unuttuğu o adam, karısının toprağına doğru ağır ağır yürüyordu.

Lokantaya vardığımda saat sekizi geçiyordu. Kepenkler açılmış, mutfaktan tıkırtılar geliyordu. Mutfak kapısından içeri girdim. Murat Şef tezgâhın başında yalnızdı. Hırsla soğan doğruyordu, bıçağın tahtaya vuran sert sesleri mutfakta çınlıyordu.

Gözüm hemen kenardaki askıya kaydı. Nehir’in hırkası yoktu. Önceden hazırlanmış tezgâh bomboştu.

“Günaydın şef,” dedim önlüğümü bağlarken. “Nehir nerede? Gecikti mi?”

Murat Şef bıçağı tahtaya hırsla sapladı. Yüzü dünkünden de asıktı, gözlerinde açık bir endişe ve öfke vardı. Bana doğru dönmeden, buz gibi bir sesle cevap verdi:

“Gelmedi.”

“Nasıl gelmedi?” dedim, içime aniden bir kurt düştü. “Haber verdi mi?”

“Telefonu kapalı,” dedi Şef, sesi titriyordu. “Açmıyor. Bir şey oldu Cesur… O herifler bir şey yaptı kızçeğe.”

Öğlen saatlerine kadar mutfakta sanki üzerimize tonlarca yük yığılmış gibi çalıştık. Murat Şef tek kelime etmedi; bıçağı tahtaya vururken her darbesinde hırsını, çaresizliğini çıkarmak ister gibiydi. Ben de bir yandan tezgâhı toparlıyor, bir yandan gözümü arka kapıdan alamıyordum. Zihnimde hep en kötü senaryolar dönüp duruyordu.

Nihayet öğle molası saatine doğru müşteriler biraz duruldu. Şef elindeki bezi tezgâha fırlatıp tam bir şeyler söyleyecekti ki, mutfağa biri girdi

İkimiz de aynı anda başımızı kaldırdık.

Gelen Nehir’di.

Ama adımları bir garip, sanki yeri hissetmiyormuş gibi cılızdı. Rengi sapsarıydı; yüzünde tek bir damla kan kalmamış, dudakları morarmıştı. Gözlerinin altı morarmış, bakışları tamamen sönmüştü. Kapının eşiğinde öylece durdu, içeri adım atmaya bile gücü yok gibiydi.

Şef tezgâhın arkasından nasıl fırladı anlamadım. Önlüğünü silkeleyip hızlı adımlarla Nehir’in yanına koştu. Ellerini kızın omuzlarına koydu.

“Kızım!” dedi Şef, sesi titreyerek. “Neredesin sen? Telefonun niye kapalı? Ne oldu sana?”

Nehir gözlerini Şef’e kaldıramadı. Bakışlarını dükkânın soğuk fayanslarına dikti. Elleri montunun ceplerinde sımsıkı kenetlenmişti, omuzları hafifçe sarsılıyordu.

“Nehir, bir şey söylesene kızım!” dedi Şef bu sefer daha yüksek, endişeli bir sesle. “Ne yaptılar sana? O şerefsizler mi geldi kapına? Konuş gözünü seveyim!”

Nehir yutkunmaya çalıştı ama boğazı düğümlendi. Yüzünü öteye çevirdi. Utançtan, ezilmişlikten tek bir kelime bile çıkmadı ağzından. Bir insanın yaşadığı felaketi anlatamayacak kadar gururunun kırıldığını ilk defa o an onun o mahcup, yere çakılı duruşunda gördüm. Yanaklarından aşağı sessizce iki damla yaş süzüldü ama yine de çenesini sıktı, başını öne eğip sustu.

Şef’in elleri Nehir’in omuzlarında asılı kaldı. Mutfak, dükkân, dışarıdaki sokak… Her yer kurşun gibi bir sessizliğe gömüldü.

Şef daha fazla zorlamadı Nehir’i. Kolundan tutup arka odaya, sandalyeye oturttu. Önüne bir bardak su koydu ama Nehir o bardağa elini bile sürmedi. Öylece yere, boşluğa bakıyordu.

Öğle molası geldiğinde Şef tezgâhtan bir parça ekmekle yemek uzattı bana. “Ye bir şeyler Cesur, ayakta duramazsın,” dedi.

“İstemem şef,” dedim. Boğazımda koca bir kaya vardı sanki, yutkunamıyordum bile. Lokma geçmezdi oradan. Önlüğümü söktüm, kenara attım.

Mutfaktan dışarı, arka pasaja çıktım. Soğuk hava yüzüme bir tokat gibi çarptı. Ellerim ceplerimde, duvara yaslandım. Zihnimin içi çıldırmış gibiydi. Bir yanda her sabah bir mezar taşına sarılan Zeynel Amca’nın evlatlarından gizlediği o ezilmişliği, diğer yanda Nehir’in kapının eşiğindeki o sapsarı, utanç dolu yüzü…

Polis “delil yok” diyordu. Kanun “elim bağlı” diyordu. Murat Şef “bağrımıza taş basacağız” diyordu.

Ama o adamlar oradaydı.Pasparlak ışıklarının altında, o lüks masalarında oturup insanların hayatlarını, gururlarını, haysiyetlerini bir çorba parasına satmaya devam ediyorlardı. Sistem onları koruyordu, kanun onlara dokunamıyordu.

Duvara sert bir yumruk attım. Kemiklerimin sızısı içimdeki o karanlık öfkenin yanında hiçbir şeydi.

O an, tam o soğuk pasajda dururken içimde bir şey koptu. O güne kadar süren vurdumduymazlığım, korkum, “bana dokunmayan yılan” kafam tamamen kül oldu. Bu dünyada garibanın hakkını alacak bir adalet yoksa, o adaleti kendi ellerimle çekip almam gerekiyordu.

İçimde ilk defa korku değil, simsiyah, buz gibi bir kararlılık büyümeye başladı. O adamları öldürecektim. Başka yolu yoktu. Bu şehirden bir zehri söküp atar gibi, o tefecileri bitirecektim.

Henüz ne zaman, nasıl yapacağımı bilmiyordum. Ama o kararı verdiğim an, içimdeki o eski Cesur tamamen öldü.

Akşam mesai bittiğinde kafamın içindeki o karar kemikleşmişti. Artık geri dönüş yoktu. Nehir dükkândan erken çıkmıştı, Murat Şef de kepengi kapatırken “Dikkat et kendine ” deyip yorgun adımlarla karanlığa karıştı.

Ben eve dönmedim. Arka sokakların derinliğine, sanayinin o yağ ve pas kokan dar pasajına doğru yürüdüm. Kalbim göğüs kafesimi patlatacak gibi çarpıyordu. Yürürken bacaklarımın titrediğini hissediyordum ama adımlarımı durdurmadım.

Sanayinin arkasında, tabelası bile silinmiş o dükkânın önünde durdum. Sarı Nuri. Lokantaya sık sık giren çıkan, mahallenin altını üstünü bilen, parayı gördü mü soru sormayan adamlardandı.

Dükkânın yarısı çekili kepenginin altından eğilip içeri girdim. İçeride yoğun bir gaz yağı kokusu ve teypte çalan kısık bir arabesk şarkı vardı. Nuri tezgâhın üzerinde bir motor parçasını silıyordu. Beni görünce duraksadı, gözlerini süzdü.

“Hayırdır Cesur?” dedi, sesi pürüzlüydü. “Bu saatte ne işin var burada? Suratın kireç gibi.”

“Nuri Abi…” dedim. Sesim titredi, yutkunmaya çalıştım ama boğazım kupkuruydu. Nefesim yetmiyordu sanki. “Bana… Bana bir tabanca lazım Abi. Temiz bir şey.”

Nuri bezle elini silmeyi bıraktı. Yüzündeki o gevşek ifade aniden kayboldu. İyice yaklaştı bana, gözlerimin içine baktı. İçimdeki o dehşeti, o gözü dönmüş korkuyu gördü.

“Sen ne işlere kalkışıyorsun delikanlı?” dedi fısıltıyla. “O tefeci kancıklarının işi mi bu? Bak git evine, başını yakma.”

“Bana tabanca ver Abi,” dedim, sesim neredeyse bir yalvarışa dönüştü. Ellerim titreyerek ceplerimi aradım. Cebimdeki üç beş kuruş bozuk parayı çıkardım ama bir silaha yetmeyeceğini ikimiz de biliyorduk.

Nuri başını salladı. “Bu paraya mermisini alamassın Cesur. Geç bu işleri.”

O an durdum. Bakışlarım sol elimdeki o altın halkaya kaydı. Ebru’dan kalan, parmağımdan yıllardır çıkarmadığım, geçmişimin tek hatırası olan nişan yüzüğü… Parmağımı sıktım. Titreyen parmaklarımla yüzüğü boğumundan zorla çekip çıkardım.

Elini tuttum Nuri’nin, yüzüğü avucunun içine bastırdım.

“Al Abi,bu birşeyler eder” dedim, gözlerim dolmuştu ama çenemi sıktım. “Tek varlığım bu. Ebru’dan kaldı… Bütün geçmişim bu yüzükte. Al bunu, ver o tabancayı bana. Başka çarem yok.”

Nuri avucundaki yüzüğe baktı. Altının o soğuk ışıltısı dükkânın loş ışığında parladı. Bir süre yüzüğe, sonra benim o çaresiz, korkudan sarsılan halime baktı. Derin bir iç çekip arkadaki paslı çelik kasanın yanına gitti. Kilit sesleri dükkânda yankılandı.

Geri döndüğünde elinde gazete kâğıdına sarılı ağır bir şey vardı. Masanın üzerine koydu.

“Eski bir 7.65,” dedi fısıltıyla. “İçinde dört mermi var. Nereden aldığımı sorma, ben de senin benden aldığını unutayım. Yoksa sende yanarsın ben de. Değdi mi ulan o yüzüğü vermeye?”

Cevap vermedim. Gazeteye sarılı pakete uzandım. Elimi kâğıdın üzerinden silaha koyduğum an buz gibi bir soğukluk yayıldı avucuma. Dehşetle irkildim. Parmaklarım kilitlendi, kâğıdı sıktım. Yürek çarpıntım kulaklarımda güm güm ötüyordu. O ağırlık sanki cebime değil, bütün ömrüme oturdu.

Paketi hemen montumun iç cebine sakladım. Sol elimdeki boş kalan parmağımı diğer elimle sıkarak dükkândan dışarı fırladım. Soğuk gece havası yüzüme çarptı ama içimdeki o korku yangınını söndürmeye yetmedi.

Göğsümde taşıdığım o soğuk tabancayla, yürümeyi bile unutmuş gibi sendeleyerek eve doğru koşar adım yürümeye başladım.

Eve varana kadar adımlarımı zor attım. Sokak lambalarının altından geçerken sanki herkes montumun altındaki o kabarıklığı görüyormuş, herkes içimdeki o karanlığı biliyormuş gibi başımı öne eğdim. Sol elim sürekli cebimdeydi; parmağımdaki o yılların izi, boşluk sanki sızlıyordu. Ebru’yu, o yüzüğü taktığımız günü, verdiğim sözleri gömmüştüm o sanayi dükkânında.

Kapıyı açıp içeri süzüldüm. Ses çıkarmamaya çalışarak montumu hemen askıya asmaya yeltendim ama cebindeki ağırlık montu bir tarafa doğru öyle bir çekti ki, askı hafifçe duvara çarptı.

“Cesur? Geldin mi evlat?”

Zeynel Amca salonda, o tekli koltukta oturuyordu. Televizyon kapalıydı, oda alacakaranlıktı.

“Geldim amca,” dedim. Sesim pürüzlüydü, hemen banyoya geçip elimi yüzümü soğuk suyla yıkadım. Aynadaki yüzüme bakamadım bile. Yanağımdan süzülen suları silmeden salona döndüm, köşeye çöktüm.

Zeynel Amca gözlerini bana çevirdi. O ihtiyar, görmüş geçirmiş gözler insana baktı mı içini okurdu. Bakışları sol elime, sonra yüzümdeki o sarsılmışlığa kaydı. Parmağımdaki o beyaz iz, yüzüğün yokluğu karanlıkta bile belli oluyordu.

“Bir şey olmuş sana,” dedi kısık bir sesle. “Sol elin boş kalmış evlat…”

Gözlerimi kaçırdım. “Yok bir şey amca. İş güç işte.”

Derin bir iç çekti Zeynel Amca. Ceketinin cebinden Meliha Teyze’nin fotoğrafını çıkardı, dizinin üstüne koydu. “İnsan bazen canından bir parça verir,” dedi, sanki kendi kendine konuşur gibi. “Geçmişini satar, hatırasını satar… Ama yeter ki kendini satmasın. Dikkat et kendine Cesur. Sen iyi bir çocuksun, bu şehrin pisliği senin temizliğini yutmasın.”

Cevap veremedim. Yatağa uzandığımda montum sandalye tepesinde, o buz gibi ağırlığıyla duruyordu. Gece boyunca gözüme uyku girmedi. Dışarıda rüzgâr camı zorladıkça, elim istemsizce sol elime gidiyor, sonra da zihnimde o dertli 7.65’in şarjöründeki dört mermi dönüp duruyordu.

                                                  GÜN VIII

Gözlerimi açtığımda oda henüz aydınlanmamıştı. Gece boyunca bir an bile uyumamıştım. Bakışlarım sandalyenin tepesinde asılı duran montuma kaydı. Cebindeki o ağır, buz gibi kütle sanki karanlıkta bile kendini belli ediyordu.

Sol elime baktım. Parmağımdaki o bembeyaz iz, Ebru’nun yüzüğünü çıkardığım yer sanki için için sızlıyordu. Bir yüzük vermiş, karşılığında Dört mermili eski bir 7.65 almıştım. Üçü o herifler için, biri kendim için… Kafamın içinde bu matematik netleştiği an içimdeki o korku yerini garip, taş gibi bir duygusuzluğa bıraktı. Artık kaybedecek hiçbir şeyim yoktu.

Zeynel Amca yataktan yavaşça doğruldu. Yüzündeki çizgiler sabahın ışığıyla daha da derinleşmişti. Bana baktı, halimdeki o değişimi sefih bir edayla süzdü ama tek kelime etmedi.

“Günaydın evlat,” dedi kısık sesle.

“Günaydın amca,” dedim. Sesim dünkünden daha düz, daha soğuk çıkıyordu.

Sessizce hazırlandık. Dışarı çıktığımızda hava yine kurşun gibi griydi. Sis caddeleri kaplamıştı. Yan yana durağa doğru yürürken adımlarım her zamankinden daha kararlıydı. Cebimdeki silahın ağırlığı bacağıma çarptıkça içimdeki o kararlılık pekişiyordu.

“Amca,” dedim yürürken. “Meliha Teyze’nin yanına gittiğinde… Benim için de iki kelam et bugün.”

Zeynel Amca duraksadı. Bana döndü, gözlerimin içine baktı. “Ne diyeyim evlat?”

“De ki…” dedim, yutkundum. ‘iyi bir çocuktu ama bu şehrin soğuğu onu da kesti de.”

Zeynel Amca elini omzuma koydu, sıktı. Parmakları titriyordu. “Etme Cesur,” dedi fısıltıyla. “O gözlerindeki karartıyı tanırım ben. Yanlış yola girme evlat.”

Cevap vermedim. Otobüs geldi, bindi. O mezarlığın yolunu tuttu, ben de lokantaya yürüdüm.

Lokantaya vardığımda Murat Şef mutfakta yalnızdı. Nehir yine yoktu. Şef’in gözleri kıpkırmızıydı, belli ki o da geceyi uykusuz geçirmişti.

“Şef,” dedim önlüğümü takarken. “Nehir gelmeyecek mi bugün de?”

Şef tezgahı silmeyi bıraktı. “Gelmeyecek,” dedi. “Sabah aradı. Kardeşlerini alıp teyzesinin yanına, köy benzeri bir yere kaçmaya çalışıyor. O adamlar dün gece yine kapıya dayanmış. ‘Son uyarımız’ demişler.”

“Bırakıp gidiyor mu yani?” dedim.

“Gidiyor ya…” dedi Şef, gözünden tek bir damla yaş süzüldü. “Gitsin… Kurtarsın kendini de o sabiteleri de. Bizim gibi burada çürümeye mahkûm kalmasın.”

Arka odaya geçtim. Montumun cebindeki silahı çıkardım. Gazete kâğıdını yavaşça açtım. Soğuk demir avucuma oturdu. Şarjörü çıkardım; dört tane pirinç kovanlı mermi diziliydi.

Baktım durdum.

Öğle molasında mutfak yine o ağır, kasvetli sessizliğe gömüldü. Şef, büyük alüminyum tepside hazırladığı pudingleri kaselere paylaştırıyordu. Senelerdir bu lokantada öğle yemeğinin arkasından çıkan o tatlı, bugün sanki bir gelenek değil de bir mecburiyet gibi tezgâhta duruyordu.

Bir kase pudingi önüme koydu, kendisi de taburesine çöktü. Kaşığı elime aldım, ağzıma bir lokma götürdüm.

Tadı yoktu. Ne şekeri hissettim ne çikolatasını… Ağzımda çiğnediğim şey sanki soğuk bir çamur parçasıydı. İkinci kaşığı alamadan bıraktım.

“Şef,” dedim, gözlerimi önümdeki o tatsız kaseye dikerek. “Nehir gitti dedin ama… O adamlar öyle kolay bırakmaz peşini. Sen de biliyorsun.”

Murat Şef derin bir nefes verdi. Şakaklarını sıktı, başını öne eğdi. Yüzünde ilk defa korkunun değil, her şeyini kaybetmiş bir adamın o kabullenmiş, huzursuz dinginliği vardı.

“Bırakacaklar Cesur,” dedi. Sesi o kadar kısık, o kadar yorgundu ki zar zor duydum. “Artık Nehir’in kapısına gitmeyecekler.”

Kaşlarımı çattım. “O ne demek şef? Nasıl bırakacaklar?”

Şef gözlerini kaçırdı, önlüğünün cebinden katlanmış bir kâğıt parçası çıkarıp tezgâhın üzerine bıraktı. Kâğıdın üzerinde Ceylan Kebap’ın kaşesi ve altında Murat Şef’in o titrek imzası vardı.

“Tüm borcu üstüme aldım,” dedi.

Dondum kaldım. Göğsüme bir öküz oturdu sanki. “Sen… Sen ne yaptın şef?!” diye bağırdım, sesim mutfağın yankılı duvarlarında çınladı. “Nasıl üstüne alırsın? O kızın babasının kumar borcunu, tefecilerin faizini sen nasıl ödeyeceksin? Senin ne ilgin var!”

“Benim kızım yok Cesur,” dedi Şef, gözleri dolarak bana baktı. “Nehir benim evladım gibiydi. O üç sabinin günahı ne? O herifler o çocukları sokaktan toplardı, Nehir’i mahvederlerdi. Benim zaten bu dünyada dikili bir dikili ağacım yok. Bu dükkânı, evimi, birikmişimi… Neyim varsa devrettim adamlara. Senetleri yırttırdım, Nehir’in dosyasını kapattım.”

“Kendini yaktın şef!” dedim, ellerim masada titreyerek. “Seni bitirecekler, farkında değil misin?”

“Ben zaten nehri öyle gördüğüm saniye bittim ,” dedi Şef, acı bir tebessümle. “En azından bir canı, üç yetimi kurtardım. Bugün son günümüz sayılır. Önümüzdeki haftaya kadar dükkânı boşaltmamı istediler. burayı da alıyorlar.”

Ağzımdaki o tatsız puding boğazımı tıkadı. Konuşamadım. Şef ayağa kalkıp tezgâhı silmeye devam etti, arkasını döndü.

Mutfaktan çıktım, arka pasaja yürüdüm. Montumun iç cebindeki o 7.65 sanki kor bir ateş oldu, göğsümü yakmaya başladı. Şef kendini feda etmişti, Nehir kaçmıştı, Zeynel Amca sokaktaydı. O herifler ise sadece bir haftada üç insanın hayatını silip atmış, şimdi de lokantayı yutmaya hazırlanıyorlardı.

Cebimdeki silaha dokundum. Parmaklarım soğuk demiri kavradı.

Şef borcu üstüne almıştı ama hesabı kapatacak olan o değildi.

İş çıkışı lokantadan ayrılırken kafamın içi duman altıydı. Şef’in dükkânı ve kendini feda edişi, Nehir’in kaçışı, cehenneme dönen mahalle… Her şey üzerime yığılmıştı. Montumun cebindeki o soğuk ağırlık bacağıma çarptıkça adımlarımı hızlandırdım. Bir an önce eve varıp Zeynel Amca’yı görmek istedim.

Sokağın başına geldiğimde evin ışığı yanmıyordu. Merdivenleri ikişer ikişer tırmandım. Anahtarı kilide takıp kapıyı açtığımda içeriye ağır bir kan ve rutubet kokusu yayılmıştı.

“Zeynel Amca?” dedim kısık ve tedirgin bir sesle.

Cevap gelmedi. Koridordan salona doğru bir adım attım. Karanlığın içinde, çekyatın dibinde yere serilmiş bir karaltı vardı.

“Amca!”

Hemen yanına diz çöktüm. Işığı açtığımda gördüğüm manzara dondurdu beni. Zeynel Amca kanlar içindeydi. Yüzü gözü şişmiş, dudakları patlamıştı. Beyaz sakalları al kanla kaplıydı, güçlükle nefes alıyordu. Ceketi yırtılmış, üstü başı çamur içinde kalmıştı.

“Amca… Ne oldu sana? Kim yaptı bunu?!” dedim, ellerim titreyerek onu doğrultmaya çalışırken.

Zeynel Amca inleyerek gözlerini araladı. O canı yanmış, ezilmiş ihtiyar gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Geldiler Cesur…” dedi, sesi hırıltılı ve çok cılızdı. “Mezarlıkta… Meliha’mın toprağının başında buldular beni…”

“Mezarlıkta mı?” dedim, dehşetle.

“A-evet… Takip etmişler,” dedi yutkunmaya çalışarak. “O adamlar… ‘Şefin borcu kapattı ama senin daha eski hesabın var, burayı çabuk terk edeceksin, polise de gitmeyeceksin’ dediler. Meliha’mın taşının önünde vurdular bana Cesur… Fotoğrafını da kırdılar…”

Sol eline baktım. Meliha Teyze’nin ahşap çerçeveli o tek fotoğrafı paramparça olmuş, camları eline batmıştı. Hâlâ o kırık çerçevayi sımsıkı tutuyordu.

O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bütün vücudum buz kesti. Bir insanın anısının durduğu, karısının toprağına sığındığı yerde bile o adamlardan kaçamaması… Bu kadarı fazla gelecekti bana. Bu kahpelik, bu vicdansızlık göğsümdeki o son insan kırıntısını da söküp attı.

Zeynel Amca’yı zorla çekyata kaldırdım. Yüzünü, ellerini ıslak bezle sildim. Yaralarını sardım, ağzındaki kanı temizledim. Bana baktı, halimdeki o ürkütücü sessizliği hissetti.

“Cesur…” dedi titreyen sesiyle. “Ateşe atma kendini evlat… Bırak vurup kırsınlar, biz garibanız…”

“Sustum amca,” dedim. Sesim bir ölü kadar sakindi. “Uyu sen. Hiçbir şey olmayacak.”

Onu üstünü örtüp uyuttuktan sonra odama geçtim. Karanlıkta sandalyeye oturdum. Montumun cebinden o 7.65’i çıkardım. Şarjörü çekip çıkardım. Mermilerin pirinç kovanları gecenin loşluğunda parladı.

Bir… İki… Üç… Dört…

Zeynel Amca’nın kanı yerdeki halıya akmıştı. Nehir kaçmıştı. Şef kendini yakmıştı. Artık korku kalmamıştı bende. Korkunun bittiği yerde sadece buz gibi bir nefret vardı.

O an içimde bir şey koptu. Zeynel Amca’yı zorla yatırıp yaralarını sardıktan sonra silahı montumun iç cebine koyup fırladım dışarı.

Doğrudan Kebapçının olduğu o işlek caddeye gittim. Karşılarındaki dar sokakta durup dükkânı izledim. Kapıda duran o herifleri gördüm. Elim cebimdeki tabancanın kabzasına gitti. Titreyen parmaklarımla silahı kavradım. “Şimdi,” dedim kendi kendime. “Şimdi geç karşıya, sık kafalarına.”

Ama yapamadım. Ayaklarım yere çakıldı, alnımdan soğuk terler döküldü. İçimdeki o sinik, korkak Cesur hortladı; tetiği çekecek o son cesareti bulamadım. Kendimden tiksinerek, o acizliğime lanet ederek oradan kaçar gibi uzaklaştım.

Mahallenin arka sokaklarına, loş ve çamurlu pasaja saptığımda içimdeki o aşağılanmışlık hissi beni boğuyordu. Tam o sırada kuytudan çıkan, tiner kokan yılışık bir adam yolumu kesti. Yüzünde arsız bir sırıtışla “Sökül üç beş kuruş” diyerek elimi omzuma koymaya kalktı.

O an kafamın içindeki bütün ipler koptu. O adamın suratındaki rahatlık,aşağılama,üstten bakma;O heriflerin rahatlığıyla birleşti zihnimde. Adamı savurup sol yumruğumu çenesine geçirdim. Duvara çarpıp yere kapaklandı.

Durdum mu? Duramadım. Zeynel Amca’nın kanı, Nehir’in utancı, Şef’in yıkılmışlığı ve kendi korkaklığıma olan öfkem o an o adama aktı. Yere çöküp adamın yüzünü, burnunu unufak edene kadar, ellerim kan içinde kalana kadar vurdum. Adam hareketsiz kalıp hırıldamaya başladığında ancak durabildim.

Nefes nefese ayağa kalktım. Parmak boğumlarım parçalanmıştı, ellerim adamın kanıyla kaplıydı. Ama garip bir şekilde… İçimdeki o tetiği çekemeyen korkak çocuk, o pasajdaki kanın ortasında tamamen öldü.

Ellerimi üzerime sildim. Montumun cebindeki soğuk demire dokundum. Artık korku kalmamıştı.

Pasajın loş karanlığından çıktığımda gece şehre tamamen çökmüştü. Rüzgâr yüzümdeki ve ellerimdeki kurumuş kanı donduruyor, boğumlarımdaki sızı her adımda içimdeki o yeni, buz gibi kararlılığı bana hatırlatıyordu. Eve doğru yürüdüm. Artık adımlarım titremiyordu.

Merdivenleri tırmanıp kapıyı açtım. Evde çıt yoktu. Banyoya geçip ellerimi soğuk suyun altına tuttum. Tırnaklarımın arasına, parçalanmış boğumlarıma işleyen o koyu kırmızılık kolay kolay çıkmıyordu. Suyu kapatıp salona geçtim.

Zeynel Amca çekyatta doğrulmuş, masanın üzerine dizdiği Meliha Teyze’nin o kırık çerçeve parçalarına bakıyordu. Yüzündeki morluklar akşamın alacakaranlığında daha da belirgindi. Hiç konuşmadan kenardaki tentürdiyotu ve pamuğu aldım, yanına oturdum.

Patlamış dudağındaki kanı nazikçe silmeye başladım. İhtiyar adam, yüzünü pansuman eden ellerime bakarken birden duraksadı. Parmağımdaki o boş kalan izi, boğumlarımdaki soyulmuş deriyi ve üzerime bulaşmış olan o koyu lekeleri fark etti.

Gözleri korkuyla açıldı. Yüzüme, ardından ellerime baktı.

“Ne oldu sana yavrum?” dedi, sesi titreyerek. “Bu kan ne?”

Pamuğu tentürdiyota bastırmaya devam ettim. Yüzümde tek bir mimik bile kıpırdamadı, gözlerimi yaralarından ayırmadım.

“Benim kanım değil,” dedim sadece.

O iki kelime odanın ortasına kurşun gibi düştü. Zeynel Amca başka tek bir soru bile soramadı. Sesimdeki o yabancı, ölü dinginlik ihtiyarın boğazındaki bütün kelimeleri tıkadı.

Işığı kapatıp odama geçtim. Montumu sandalyenin arkasına astım; cebindeki o demir parçası, karanlıkta bile varlığını hissettiriyordu. Yatağa uzandım. Sol elimdeki o boşluğu sıktım. yüzük gitmişti, yerine o soğuk demir gelmişti. İçimde ne bir pişmanlık vardı ne de korku. Pasajdaki adama vururken hissettiğim o yırtıcı duygu bana tetiği çekebileceğimi kanıtlamıştı.

Gözlerimi kapattım. İlk defa korkudan değil, ne yapacağımı bilmenin getirdiği o simsiyah, soğuk rahatlıkla uykuya daldım.

                                                   GÜN IX

Sabah uyandığımda içimde ne bir korku ne de bir heyecan vardı. Dümdüz, buz gibi bir sakinlikle kalktım yataktan. Dünya etrafımda dönüyordu ama ben dışında kalmış gibiydim.

Zeynel Amca’ya bakmadım bile. Giyindim, montumu sırtıma geçirdim. Cebimdeki soğuk demir bacağıma her çarptığında içimdeki o ölü his daha da pekişiyordu.

Lokantaya gittiğimde saat henüz sekiz bile değildi. Mutfak kapısını açıp içeri girdiğimde Murat Şef tezgâhın üzerinde duran koca bir karton koliye bakır kapları diziyordu. Beni görünce elindeki tencereyle kalakaldı. Yüzümdeki o bomboş, donuk ifadeye baktı.

“Cesur…” dedi, sesi yorgundu. “Artık gelmene gerek yok evlat. Zaten bir haftaya kapatıyoruz dükkânı. Kalan günlerde kendini yorma.”

“Olsun şef,” dedim. Sesim kendi kulağıma bile bir yabancının sesi gibi geliyordu. “Malzemeleri, tezgâhı toplamaya yardım edeyim. Tek başına yapamazsın.”

Şef elindekini koliye bıraktı. Yavaşça bana doğru yürüdü. Yüzümdeki çizgilere, morarmış göz altlarıma ve dünden kalan parçalanmış boğumlarıma baktı. İçimdeki o masum çocuğun tamamen yok olduğunu, yerini simsiyah bir boşluğun aldığını hemen anladı. Bakışlarında büyük bir üzüntü ve çaresizlik belirdi.

“Değişmişsin Cesur,” dedi kısık bir sesle. Başını yavaşça salladı. “Ben seni ilk gördüğüm günden beri biliyordum aslında… İsminin hakkını verdiğini biliyorum, en başından beri.”

Yüzümde tek bir mimik bile kıpırdamadı. Şef’in gözlerinin içine baktım.

“Artık umurumda değil çünkü şef,” dedim. “Hiçbir şey umurumda değil.”

Şef bir şey diyemedi. Yutkundu, arkasını döndü. Birkaç saat sessizce kolileri taşıdık. Ne o konuştu ne ben. Saat öğleyi bulduğunda önlüğümü katlayıp masanın üzerine bıraktım. Şef’e son bir kez bakıp dükkândan çıktım. Artık o lokantaya geri dönmeyecektim.

Sokağın başındaki durağa doğru yürürken arkamdan siren sesleri duyuldu. İki polis arabası yanımda aniden durdu. Kapılar açıldı, içinden çıkan polisler etrafımı sardı. Dün gece o kuytu pasajda dövdüğüm tinerci herif…

Beni arabaya bindirip karakola götürdüler.

Sorgu odasının o soğuk, çiğ ışığının altında oturtuldum. Karşıma Komiser Kenan geçti. Masanın üzerine dün geceki tinerci herifin hastanedeki fotoğraflarını bıraktı. Adamın yüzü gözü unufak olmuştu.

“Cesur…” dedi Kenan Komiser, fotoğraflara sonra bana bakarak. Sesi kızgın değildi, aksine derin bir üzüntü doluydu. “Dün gece o pasajda ne oldu? Adam komalık. Görgü şahitleri seni oradan çıkarken görmüş.”

Sorgu masasına diktim gözlerimi. Yüzümde ne bir panik vardı ne de yakalanmışlığın korkusu.

“Adam yolumu kesti,” dedim. Sesim odadaki beton duvarlarda yankılandı, dümdüzdü. “Para istedi. Vermedim.”

“Cesur, adamı öldürüyormuşsun az kaha!” dedi Komiser öne doğru eğilerek. “Sen böyle bir çocuk değildin. Ne oluyor sana? O tefeciler yüzünden mi bu halin? Yapma etme, kendini yakma oğlum…”

Gözlerimi kaldırıp komiserin yüzüne baktım. O gözlerdeki acımayı gördüm ama bende en ufak bir duygu kırıntısı bile kıpırdamadı.

“Beni tutmak için bir kanıtınız veya yasal bir sebebiniz yoksa gitmem gerekli komiserim,” dedim.

Komiser Kenan donakaldı. Karşısındaki adamın artık bir zanlı değil, dünyayla bütün bağını koparmış bir enkaz olduğunu anladı. Resmî bir şikâyetçi de yoktu; tinerci herif ayılmamıştı bile, kanıt da yetersizdi. Komiser derin, çaresiz bir iç çekti. Masadaki dosyayı kapattı.

“Çıkabilirsin,” dedi fısıltıyla. “Ama dikkat et Cesur… Bu yolun sonu uçurum.”

Karakoldan çıktım. Soğuk akşam havası yüzüme çarptı. Montumun cebindeki soğuk demire dokundum.

Yavaş adımlarla eve doğru yürümeye başladım.

Karakoldan çıkıp soğuk sokaklarda yürürken elim montumun cebindeki o gazete kâğıdına sarılı silaha  gitti. Kâğıdı cebimin içinde parmaklarımla hafifçe aralayıp şarjörü kontrol ettim. Topu topu dört mermi vardı.

Aklıma takıldı. “Ya tutukluk yaparsa? Ya biri ıska geçerse? Ya orada üç kişiden fazlaysalar?” Dört mermi yetmeyebilirdi. Hiçbir şeyi şansa bırakamazdım. Ayaklarım kendiliğinden yönünü değiştirdi. Eve değil, sanayinin o yağ ve pas kokan dar pasajına, Sarı Nuri’nin dükkânına doğru yürümeye başladım.

Dükkânın kepengi yarım çekiliydi. İçeriden yine o kısık arabesk müzik geliyordu. Eğilip içeri girdim. Nuri tezgâhın başında, önündeki çay bardağındaki rakıdan bir yudum alıyordu. Beni görünce duraksadı, üzerimdeki kurumuş kan lekelerine ve yüzümdeki o ölü ifadeye baktı.

“Yine mi sen Cesur?” dedi, sesi pürüzlüydü. “Ne işin var bu saatte burada?”

Cevap vermedim. Montumun içinden o gazete kâğıdına sarılı 7.65’i çıkardım. Hiç tereddüt etmeden, elim bile titremeden namluyu doğrudan Sarı Nuri’nin alnının ortasına diktim. Horozu geriye çektim. Çıt sesi dükkânda kurşun gibi çınladı.

Nuri’nin elindeki bardak bile donakaldı. Yüzündeki o yılışık, usta esnaf ifadesi bir anda yerini dehşet verici bir korkuya bıraktı. Gözleri büyüdü, dudakları titremeye başladı.

“Cesur… Ne yapıyorsun ulan?” dedi fısıltıyla, ellerini yavaşça havaya kaldırarak. “Çıldırdın mı sen?”

“Yüzük,” dedim. Sesim bir mezar kadar soğuk ve sakindi. “Ebru’nun yüzüğünü ver.”

“Tamam… Tamam, al, sakin ol delikanlı!” Nuri titreyen elleriyle tezgahın altındaki küçük çekmeceyi açtı. Ebru’nun o altın nişan yüzüğünü çıkarıp masanın üzerine bıraktı.

Geçmişimin, hayatımın tek hatırası… Sol elimle yüzüğü aldım. Titremeden sol yüzük parmağıma geçirdim. Parmağımdaki o boşluk kapandı ama içimdeki o buz gibi karanlık gitmedi.

Silahı Nuri’nin alnından indirmedim.

“Mermi lazım,” dedim. “Daha fazla mermi.”

“Vallahı yok başka Cesur, o silahın mermisi bende yok …” dedi Nuri, nefes nefese.

Namluyu alnına biraz daha bastırdım. “Nuri… Yakarım lan kendimi de seni de. Ver şunları.”

Nuri yutkundu, gözlerinden ecel teri döküldü. Yavaşça arkasındaki paslı çelik kasaya uzandı. Çekmecenin dibinden küçük, karton bir kutu çıkardı. Titreyen elleriyle masaya bıraktı.

“Al…” dedi sesi titreyerek. “Bir şarjör daha var sadece… Yedi mermi daha var içinde. Başka da tek bir kovan yok, yemin ederim.”

Masa üzerindeki yedi mermiyi aldım. Cebimdeki dört mermiyle birlikte toplam yandımda yedi artı dört… Tam 11 mermi olmuştu. Kutuyu cebime attım. Silahı yavaşça indirip montumun içine sakladım.

Sarı Nuri derin bir nefes alıp tezgâha çöktü, alnındaki teri sildi. Bana bakarken sanki bir insana değil de bir hortlağa bakıyor gibiydi.

“Sen bitmişsin Cesur…” dedi fısıltıyla. “Sen çoktan ölmüşsün de haberin yok.”

Cevap vermedim. Arkamı döndüm, çekili kepengin altından geçip gecenin karanlığına karıştım.

Sol elimde Ebru’nun yüzüğü, cebimde 11 mermiyle eve doğru yürümeye başladım.

Sarı Nuri’nin dükkânından çıktığımda gecenin karanlığı sokağı tamamen yutmuştu. Parmağımda Ebru’nun buz gibi yüzüğü, cebimde 11 mermi… Artık bir insan değildim. Göğsümün ortasında atan şey bir kalp değildi; kur kurulmuş, saati bekleyen mekanik bir bombaydı.

Eve giden kestirme yola, iki bina arasındaki o zifiri karanlık, çamurlu pasaja saptım. Rüzgâr uğulduyordu.

Tam pasajın ortasına geldiğimde, karanlığın içinden bir karaltı fırladı. Geriye doğru sendeledi. Göz göze geldik.

Dün gece dövdüğüm, gündüz karakolda Komiser Kenan’ın fotoğraflarını önüme koyduğu tinerci herifti bu. Yüzü sargılar içindeydi, bir gözü tamamen kapanmıştı. Benden kaçmaya çalışırken şans eseri yine karşıma çıkmıştı.

Beni gördüğü an, gözlerinde tarif edilemez, hayvani bir dehşet belirdi. Karakoldan, polisten yeni çıkmış olmam umurunda değildi; karşımdaki adam bir insan değil, eceli görüyordu.

“S-sen…” dedi titreyerek. Arkasını dönüp kaçmaya çalıştı.

Aramızdaki mesafe iki adımdı. Sağ elimle ceketinin yakasından yakaladığım gibi duvara çarptım. Kafa kemiğinin tuğlaya vururken çıkardığı o tok ses pasajda yankılandı. Adam çığlık bile atamadı.

Yere kapaklandı. Üzerine çöktüm.

İçimdeki o zifiri zifir nefret, engellenemez bir hırsla patladı. Yumruklarımı kaldırdım. Yüzüne, burnuna, elime gelen her yere vurmaya başladım. Bir, iki, üç… Bütün gücümle vuruyordum. Kemiklerin kırılma sesleri, dokuların parçalanışı ellerimde yankılanıyordu. Dün gece yarım bıraktığım işi bitiriyordum.

Adamın cılız çırpınışları birkaç saniye içinde tamamen kesildi. Nefes almayı bıraktı. Yüzü artık bir insana ait değildi; kemikleri unufak olmuş, tanınmaz bir et kütlesine dönmüştü.

Cansız bedeni çamurun üzerine serildi.

Nefes nefese kaldım. Ayağa kalktım. Ellerim, kollarım, paçalarım tamamen kan içindeydi. Başımda zonklayan bir ağrı vardı. Onu orada bırakmak istemedim. İçimdeki o tamamen raydan çıkmış akıl bana bu ölüyü yanımda götürmemi söylüyordu. Adamı yakasından tuttum. Çamurun ve kanın içinde sürükleyerek sokak lambasının altına kadar çekmeye başladım.

Onu eve götürecektim. Yanımda dursun, o son saatleri benimle beklesin istiyordum.

Ama sokağın başına geldiğimde, bizim binanın ışıklarını gördüm. Pencerede Zeynel Amca’nın silüeti vardı. Ve sokağın alt tarafında, devriye gezen bir polis aracının tepe lambası mavi kırmızısıyla karanlığı yardı.

O an, zihnimdeki o katran karası sis bir saniyeliğine dağıldı.

Ne yapıyordum ben?

Cesedi buraya kadar sürüklersem, polisler beni bu gece alırdı. Bu gece yakalanırsam…

O Şerefsizler yaşamaya devam ederdi. Bütün plan mahvolurdu. Onların canını almadan ölmeme de, yakalanmama da izin yoktu.

Cesedin yakasını bıraktım. Cansız beden sokağın kuytusundaki çöp konteynerinin dibine kaydı.

Arkamı döndüm. Ellerimi üzerime silmeden, arkama bile bakmadan koşar adımlarla binaya girdim.

Merdivenleri tırmandım. Banyoya geçip soğuk suyu sonuna kadar açtım. Yüzüme, ellerime batan o kanları yıkadım. Parmağımdaki Ebru’nun yüzüğünü çıkardım, yıkadım, tekrar taktım.

Salona geçtiğimde Zeynel Amca uyuyordu. Odama girdim. Cebimdeki 11 mermiyi masanın üzerine dizdim. Silahı yanlarına koydum.

Bir insanı öldürmüştüm. Ama içimde ne bir vicdan azabı vardı ne de pişmanlık. Sadece buz gibi bir kararlılık vardı.

Gözlerimi kapattım. İlk defa bir katil olarak uykuya daldım.

                                   GÜN X

Sabah gözlerimi açtığımda üzerimdeki o ağır, boğucu kâbus bulutu tamamen dağılmıştı. Yıllardır ilk defa bu kadar hafif, bu kadar huzurlu hissediyordum. Bütün yük omuzlarımdan kalkmış gibiydi. Ne korku kalmıştı ne de tereddüt; geriye sadece kusursuz bir netlik kalmıştı.

Bugün evden adım atma niyetim yoktu. Bütün günü odamda, masanın üzerine dizdiğim 11 mermiyi inceleyerek geçirdim. Her bir mermiyi tek tek sildim, şarjöre yerleştirdim, çıkardım. Zamanın akışını unuttum.

Öğleden sonra kapı şiddetle çalındı.

Salondan Zeynel Amca’nın ayağa kalktığını, bastonunun yere vuran sesini duydum. Kapıyı araladı. İçeriden polis sesleri geldi.

“Zeynel Yalçın mı?” dedi kalın, resmi bir ses. “Cesur’u arıyoruz. Evde mi?”

Zeynel Amca’nın sesi her zamankinden daha sakin ve kararlı çıktı: “Yok. Sabah erkenden çıktı, bir daha da dönmedi. Bilmiyorum nerede olduğunu.”

Birkaç saniye kapıda bir şeyler konuştular, ardından polisler uzaklaştı. Komiser Kenan’ın adamlarıydı büyük ihtimalle. Dün geceki tinercinin cesedi bulunmuş, şüpheli olarak kapıma dayanmışlardı. Ama Zeynel Amca beni korumuştu. Odadan çıkmadım, pencereden dışarı bile bakmadım. Umrumda değildi. Polis beni bulana kadar zaten planım tamamlanmış olacaktı.

Hava kararmaya yüz tuttuğunda montumu giydim, silahı cebime yerleştirdim ve evden çıktım.

Adımlarım beni doğrudan mahallenin o eski, tanıdık sokağına, Murat Şef’in lokantasının önüne götürdü.

Ama karşılaştığım manzara kanımı dondurdu.

Lokantanın o eski ahşap tabelası sökülmüştü. İçeride iri yarı adamlar, boya badana yapıyor, lüks metal sandalyeler ve modern masa grupları taşıyorlardı.Kebapçının adamları burayı devralmış, çoktan lüks bir mekâna çevirmek için inşaata başlamışlardı.

Kalbim kulaklarımda atmaya başladı. Adımlarımı hızlandırıp açık duran kapıdan içeri girdim.

Ortalık toz duman içindeydi. Kapının önündeki masaya yaslanmış, elinde sigarayla çalışanları izleyen o iri yarı tefeci adamlardan biri beni gördü. Sırıtarak üzerime doğru yürüdü.

“Ooo, delikanlı!” dedi alaycı bir sesle. “Geldin mi? Şefin dükkânı bize devredip çoktan tüydü bile. Artık burada bizim şükür.”

“Şef nerede?” dedim. Sesim öfkeden ziyade, ölümcül derecede sakindi. “Murat Şef nerede?”

Adam kahkaha attı. Yanındaki diğer iki adam da lafa katıldı.

“Şefin mi? Valla dükkânı boşaltmamak için çok diklendi bizim patrona. Bizimkiler de ellerini biraz fazla sıkı tuttu zavallının… Borcunu ödeyemeyince kancıkça bir şeyler denedi, adamlarımız da biletini kesip cesedini şuradaki yol kenarındaki dere yatağına attı yüzüyordur halen belki. Haberin yok muydu yoksa?”

O an… Dünyanın dönmesi durdu.

Şef… Kendi halinde, o dükkânda et doğrayan, bize çorba veren o adam… Onu sadece borç yüzünden, malı mülkü için katletmişlerdi. Birkaç gün önce “İsminin hakkını verdiğini biliyorum” diyen o adam, bu namussuzlar tarafından bir çöp gibi atılmıştı.

İçimdeki o sakinlik bir anda devasa, körüklenmiş bir yangına dönüştü. Ama dışarıdan bakıldığında tek bir kasım bile oynamadı.

“Anladım,” dedim sadece.

Arkama bakmadan dükkândan çıktım.

Cebimdeki 11 mermiye ellerim gitti. Metalin o soğukluğu avucumu yaktı. Artık bekleyemem O şerefsizlerin o sırıtan yüzleriyle nefes almasına bir saniye bile tahammülüm kalmamıştı. Şef’in o soğuk dere yatağına atılmış bedeni hayalimden gitmiyordu.

Geriye döndüm. Toz duman içindeki o lüksleşen dükkânın kapısından içeri adeta bir fırtına gibi daldım.

İçerideki adamlar daha arkalarını bile dönememişti. Şef’in ölümünü alay ederek anlatan o iri yarı tefeci, elindeki boya fırçasıyla öylece kalakalmıştı.

“Ne oluy—” demesine bile izin vermedim.

Montumun iç cebindeki tabancayı şimşek hızıyla çektim. Namluyu tam o pis sırıtışın ortasına, alnının çatına dayadım.

Gözleri korkuyla yuvalarından fırladı, dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Titremesine bile fırsat vermeden tetiği çektim.

Patlama sesi bütün binayı sarstı. Barut kokusu genzimi yaktı. Adam duvara doğru geriye devrilirken kafasının arkasındaki kan ve et parçaları yeni boyanmış duvara sıçradı. Diğer iki adam çığlık atarak kaçışmaya, köşelere sinmeye başladı.

Namluyu onlara doğru çevirdim ama durdum. Bugünlük bir tanesi yeterdi. Onlara kalan ömürlerinin ne kadar kıymetli olduğunu göstermiştim.

Hızla arkamı döndüm. Toz bulutunun arasından çıkıp sokağa fırladım. Artık geri dönüşü olmayan o yola tamamen girmiştim. Polis sirenleri uzaktan yaklaşırken, gölgelerin arasına karışıp karanlığa akıp gittim.

Polis sirenlerinin sesi uzaktaki caddelerden yankılanırken, sırtımı soğuk taş duvara yasladım. Ellerim hâlâ titriyordu. Göğsüm inip kalkıyordu.

İnsanlar dışarıdan bakınca cesaret sanıyordu her şeyi. Korkusuzluk sanıyorlardı. Oysa millete göre cesaret, kalbinde zerre korku barındırmayan, gözü kararmış bir canavarın hissizliğiydi. Bütün o mahalle, o dükkândakiler, arkamdan konuşanlar… Hepsi korkaktı. Korktukları için sinmişlerdi, korktukları için Şef’in ölümüne ses çıkarmamışlardı. Sanıyorlardı ki cesur adamlar hiç korkmaz, hiç ürperme duymaz, cellat gibi yaşar.

Yanılıyorlardı. Yanılıyorlardı ulan!

Asıl cesaret… Korkudan dizlerinin bağının çözüldüğü, midenin bulandığı, parmaklarının ölümüne zangır zangır titrediği o anlarda başlardı. Hiçbir şey hissetmemek kolaydı; asıl dehşeti, o korkunun, o ölümün buz gibi nefesini iliklerine kadar hissederken, yine de o adımı atabilmek, o tetiği çekebilmekti cesaret. Korkmadığınla övünemezdin. Korkuyordun işte. Ödün kopuyordu. Ama o korkuyu boğazına tıkıp yine de yürüyorsan, asıl o zaman adın Cesur oluyordu.

Elimdeki 7.65’in kabzasını sıktım. Parmağımdaki yüzük karanlıkta parlıyordu.

Korkuyordum. Hem de hayatımda hiç olmadığı kadar çok korkuyordum. Ama o korku artık beni durdurmuyor, sadece bileğimi daha da bileyordu.

Zeynel Amcanın yanına gitme vaktiydi. O hesap bu gece kapanacaktı.

Gece yarısına doğru, sokak lambalarının sönmeye yüz tuttuğu saatte mahalledeki o eski binaya vardım. Kapıyı çalmaya gerek yoktu; Zeynel Amca’nın beni beklediğini biliyordum.

Anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğimde, ihtiyar adam salondaki gaz lambasının loş ışığında, çekyatta öylece oturuyordu. Televizyondan kısık bir Türk sanat müziği mırıldanıyordu. Beni gördüğünde ayağa kalkmaya çalıştı ama dizlerindeki derman o kadar azdı ki başaramadı.

Üzerimdeki toz toprak, ellerimdeki kurumuş kan lekesi ve gözlerimdeki o yabani ifade her şeyi anlatıyordu zaten. Tek kelime etmedi.

Yanına yaklaştım, önünde diz çöktüm. Yaşlı, damarlı ellerini ellerimin arasına aldım.

“Vurdum amca,” dedim, sesim emin ve kısıktı. “Şef’in intikamını aldım. O dükkândakilerden birinin biletini kestim.”

Zeynel Amca’nın gözleri doldu. Başını iki yana salladı, eliyle yanağımı okşadı. “Yaktın kendini evladım…” dedi titreyen sesle. “Yaktın da o can geri gelecek mi?”

“Gelmeyecek,” dedim. “Ama onlar da nefes alamayacak.”

Cebimden çıkardım; sol yüzük parmağımdaki o altın halkayı, Ebru’dan bana kalan, bu dünyadaki son hatırayı yavaşça çektim. Zeynel Amca’nın avucunu açıp içine bıraktım.

“Bu…” dedim, yutkunarak. “Benden geriye kalan tek şey amca. Sen de dursun.”

İhtiyar adam avucunu kapattı, yüzüğü göğsüne bastırıp ağlamaya başladı.

“Ve bu ev…” dedim, etrafa bakarak. “Tapusu, her şeyiyle artık senin amca. Ben yokum artık. Burası senin evin. Ömrünün sonuna kadar… Kimseye muhtaç olmadan, bu evde oturacaksın.”

“Cesur… Yapma oğul, gitme,” diye mırıldandı Zeynel Amca, kollarını boynuma dolayarak. Bir evlat gibi sarıldı bana. O an, yıllardır içimde tuttuğum bütün o gözyaşları, o hınç bir saniyeliğine boğazıma düğümlendi ama akıtamadım. Katiller ağlamazdı.

Ayağa kalktım. Arkama bakarsam bir daha gidemezdim.

“Hakkını helal et amca,” dedim.

Kapıdan çıktım. Arkamdan Zeynel Amca’nın hıçkırıkları ve televizyondaki o eski şarkının sesi kesildi.

Cebimde kalan son mermilerle, o koca şehrin karanlığına, kalan iki tefecinin peşine doğru yürüdüm. Artık ne kaybedecek bir şeyim vardı ne de bir yarınım. Sadece hesap günü vardı., Zaman durmuştu. Ya da ben zamanın dışına çıkmıştım. Bilmiyorum.

Adımlarım beni şehrin beton cehenneminde, adını bile bilmediğim ıssız sokaklarda sürükliyordu. Gökyüzü ne siyahtı artık ne de mavi; gözlerimin önünde dönen paslı bir leke gibiydi. Uyumak mı? Uykunun ne olduğunu unutmuştum. Gözlerimi bir saniye bile kapatsam, pasajdaki o kan, Şef’in dere yatağına atılmış o soğuk bedeni ve Zeynel Amca’nın avucuna bıraktığım o sarı altın halka üzerime çöküyordu.

“Cesur… Adın Cesur oğlum senin…”

Kimin sesiydi bu? Annemin mi? Yoksa Umarsızların alaycı fısıltısı mı? Hatırlamıyorum. Beynimin içindeki teller teker teker kopuyordu.

Bir mermi… İki mermi… On bir mermi… Kaç kişiydik merdivenlerde? Ebru nerde? Yüzük parmağım neden bu kadar hafif? Sanki parmağım yok, sanki hiç var olmamışım ben… Sadece bir demir parçasıyım. 7.65 milimetrelik, paslı, tetik basmaktan başka bir şey bilmeyen bir demir…

Sokak lambasının sarı ışığı altında durdum. Ellerime baktım. Hâlâ kan kokuyordu. Yıkasam da çıkmıyordu, tenime kazınmıştı o leke.

Korkuyorum desene ulan kendi kendine… Zangır zangır titriyorsun işte. Hani cesurdun? Hani korkmuyordun? Korkuyorum… Ödüm kopuyor. Ama durduramazlar. Kimse durduramaz. Çünkü ölüler korkmaz. Ben iki gün önce o pasajda öldüm zaten… Sadece cesedim yürüyor.

Bir duvara çarptım. Alnım soğuk tuğlaya yaslandı. Dişlerim birbirine vuruyordu ama üşüdüğümden değil; içimdeki o durdurulamaz infaz ateşi kaburgalarımı yakıyordu.

                                                       Gün XI

Sabahın gri ayazında, sokakta yürürken karşıdan gelen adama durup saati sordum. Yüzüme boş ve korkmuş bir ifadeyle baktı, tek kelime etmeden hızla yanımdan geçti.

Saat 07.13.

Zaman çoktan anlamını yitirmişti. Adımlarım beni istemsizce yine Murat Şef’in eski lokantasının olduğu sokağa sürükledi.

Ama sokak mahşer yeri gibiydi.

Dün dükkânda vurduğum adamın cesedi çıkmış olmalıydı ki, binanın önü polis şeritleriyle çevrilmişti. Yanıp sönen kırmızı-mavi tepe lambaları, ortalıkta koşuşturan olay yeri inceleme ekipleri ve meraklı mahalleli birbirine girmişti. Polisler içeride delil topluyor, Komiser Kenan’ın sesi dışarıya kadar yankılanıyordu.

Dünkü cinayet alanı polisin elindeydi. Oraya girmek intihar olurdu.

Arkamı döndüm, kalabalığın arasına karışıp köşedeki kuytu bir binanın gölgesine sığındım. Gözlerimi polislere ve orayı yöneten o cehennem yerine diktim.

Planım işliyordu. Polisler dün dükkânda bıraktığım izin peşindeyken, asıl hedefim, o şerefsiz imparatorluğun başındaki son iki patron köşeye sıkışmıştı. Artık saklanacak yeri kalmamıştı.

Cebimdeki son mermileri yokladım. Hesap günü tamamlanıyordu.

Polis şeritlerinin arkasındaki kalabalığı izlerken, birden ortalıkta bir sessizlik oldu sanki.

Başımı kaldırdım. Olay yeri inceleme arabasının önünde duran Komiser Kenan, polislere talimat verirken bir anda başını çevirdi. Bakışları kalabalığın arasını delip doğrudan benim saklandığım kuytuya, o karanlık köşeye sabitlendi.

Göz göze geldik.

Zaman durdu. Kenan’ın yorgun, sert yüzünde ne bir şaşkınlık belirdi ne de aceleyle elini silâhına götürme refleksi. Sadece baktı. Dün gece o sokakta bulunan cesedi, dün o dükkânda akan kanı, benim gözlerimdeki o ölü ifadeyi çok iyi biliyordu. Her şeyi çözmüştü.

Ama ne bir adım attı ne de bağırdı. Sadece bana baktı; sanki “Biliyorum delikanlı, yolun sonuna geldin ama bu hesabı kapatmana engel olmayacağım” der gibi uzun uzun süzdü.

Gözlerimi ondan çekmedim. Hafifçe başımı eğdim, ardından kalabalığın ve polis sirenlerinin gürültüsünden  sıyrılarak arkamı döndüm. Kenan arkamdan gelmedi.

Artık polisle de, adaletle de bir işim kalmamıştı. Ortada sadece ben ve o son patron kalmıştı.

Cebimdeki son mermileri yokladım. O Pisliklerin  başına, biletini kesmek için gideceğim o adrese doğru yürümeye başladım.

Kebapçının o demir kapısına doğru attığım her adımla, zihnimdeki perdeler biraz daha yırtılıyor, geçmişin paslı dişlileri birbirine çarpıyordu.

Sabahın ayazı yüzümü keserken, içimdeki o ses yavaş yavaş değişti; artık yabancı bir ses değildi bu. Babamın sesiydi.

“Beni bir gün anlayacaksın l…” derdi.

Yıllarca o cümleden nefret etmiştim. Annemin moraran gözlerine bakarken, o iri yarı adamın evdeki dehşet saçan öfkesini izlerken anlamak istememiştim. O, parayı pulu esirgemeyen, eli açık, cömert bir adamdı; sokaktakilere kucak açar, kimseyi darda bırakmazdı. Ama dört duvar arasında, o cömertliğin altındaki karanlık canavar uyanır, annemin canını yakardı.

Ve ben… Henüz yirmi yaşındayken, o canavarın karşısına dikilmek zorunda kalan o çocuktum. O gün onu vurduğumda, o kanı ellerimde hissettiğimde içimden şöyle geçirmiştim: “Artık bitti. Beni koruyacak kimse kalmadı, kalkanlarım düştü.” Oysa o gün, babamın öldüğü gün, asıl benim içimdeki o acımasız ve sessiz döngü başlamıştı.

En garibi neydi biliyor musun? O adam beni dövmezdi. Beni öldüresiye dövmez, bana el kaldırmazdı. Aksine, o şiddeti kusarken bile, o kan bürümüş gözleriyle bana bakarken yüzünde hep o hastalıklı, derin bir sevgi olurdu. Sanki kendi içindeki o laneti bana devrettiğini biliyormuş gibi bakardı.

Şimdi, soğuk demir kapının önüne geldiğimde anlıyordum. O yüzden sevgiyle bakardı bana. Çünkü o da biliyordu; insan, en çok sevdiğine benzetirdi cehennemi.

Babam ölmüştü ama ben onun bıraktığı yerden yürümeye başlamıştım. O gün kalkanlarımı indirdiğimde zannetmiştim ki savunmasız kalacağım. Yanılmışım. Savunmasız kalmamıştım; ben doğrudan silâhın kendisi olmuştum.

Cebimdeki mermilerin sivri ucuna dokundum.

Hak edenleri de beraberimde götüreceğim.

Oraya doğru yürürken içimden fısıldadım: Haklıymışsın baba… Seni anlıyorum.

Kebapçının demir kapısını ittim. İçerisi dışarısının ayazından uzaktı ama ölüm sessizliğindeydi.

İçeriye ağır adımlarla girdim. Masanın başında oturan ikisi de başını kaldırdı. O ilk günkü kibirli havalarından eser yoktu ama hâlâ o ucuz pazarlık masasında olduklarını sanıyorlardı.

Önce onlardan biri, boğazını temizleyip o yapmacık soğukkanlılığıyla konuştu:

“Kız nerede, bilmiyoruz,” dedi, sesindeki o hafif titremeyi gizlemeye çalışarak. “Ama uzatmanın manası yok. Arkandaki o cesetleri, polisin peşini… Hepsini kapatırız. Bizimle çalışırsın, bu şehirde sırtın yere gelmez.”

Diğeri de başıyla onayladı, sanki bana bir lütuf sunuyormuş gibi sırıtmaya çalıştı. “Akıllı bir çocuksun, zorsun ama akıllısın. Hesaplar kapanır, yolumuza bakarız.”

Durdum. Yüzlerine baktım. Adamların hâlâ neyin içinde olduklarını anlamayacak kadar kör olmaları midemi bulandırıyordu.

Cebimdeki elimi çıkardım. Namlunun soğuk metalini parmaklarımın arasında hissettim.

“Kızın nerede olduğunu sormadım,” dedim. Sesim odadaki o sessizliği bıçak gibi kesti. “Ben sadece sonunuzun nereden başlayacağını sormaya gelmiştim.”

Diğeri, masanın üzerine doğru biraz daha eğilip o yapmacık soğukkanlılığını tamamen kaybetti; yüzündeki maske çatlamıştı, sesindeki o titreme artık saklanamayacak kadar büyümüştü.

“Bak delikanlı,” dedi, yutkunarak. “Hâlâ idrak edemiyorsun. Biz bu şehrin… Biz olmasak sokakta yürüyemezsin. İstediğin kadar adam vur, istediğin kadar dükkân yak; sonunda o polis senin kollarına kelepçeyi vuracak. Ama biz… Biz bir kelimemizle seni bu cehennemden çekip alırız. Sadece… sadece nerede olduğunu söyleyelim, biter gitsin.”

Gözlerinin içine baktım. O korkuyu, o ellerindeki gücün kayboluşunun yarattığı o acizliği, parmak uçlarına kadar hissediyorlardı. Ama hâlâ pazarlık peşindeydiler. Hâlâ her şeyi satın alabileceklerini sanıyorlardı.

“Benim cehennemim çoktan kuruldu,” dedim, sesim tonunu hiç değiştirmeden, buz gibi bir sabitle döküldü dudaklarımdan. “Ve siz… o ateşin odunlarısınız sadece.”

Cebimden çıkardığım 7.65’in namlusunu, masanın üzerinde duran kahve fincanının tam ortasına, oradan da konuşanın alnının çatısına doğru kaldırdım.

O an, odadaki bütün o yapmacık hava tamamen dağıldı. Adamın göz bebekleri büyüdü, sandalyede geriye doğru sinmeye çalıştı ama arkası duvardı; kaçacak yeri kalmamıştı.

“Bekle,” diye fısıldadı diğeri, ellerini havaya kaldırarak. “Bekle, konuşabiliriz…”

Konuşmalarına izin vermedim. Tetikten gelen o hafif direnç parmağımın altında kayboldu. Silahın o sağır edici patlaması küçük dükkânın beton duvarlarında yankılandı, camlar titredi. Masanın üzerindeki kahve fincanı devrildi, koyu kahverengi sıvıyla birlikte masaya yayılan o sıcak kan birbirine karıştı.

Adam, göğsünden yediği merminin şokuyla sandalyeden aşağı, yere yığıldı. Yere düşerken çıkardığı o boğuk hırıltı, odadaki tek sesti.

Diğeri, karşısında can veren ortağının kanlar içindeki bedenine baktı. Gözleri yerinden fırlayacak gibi açılmıştı. Titreyen elleriyle masaya tutunmaya çalıştı ama dizlerinin bağı çözülmüştü. Ağzından tek bir kelime bile çıkmıyordu; sadece sığ ve hızlı nefesler alıyor, Azrail’in odadaki varlığını iliklerine kadar hissediyordu.

Namlusundan hafif bir duman tüten silahı indirmediğim yerden, yavaşça ona doğru bir adım daha attım. Döşemetteki kan kokusu ve tinerin geniz yakan o ağır kokusu birbirine karışmıştı.

Sıra diğerindeydi.

Yerdeki cesedin kanı, dükkânın beton zeminine doğru sızarken, ayakta kalan son patron korkudan duvara yapışmıştı. Üzerindeki o kibirden örülmüş zırhı tamamen parça parça olmuştu.

Var gücümle masaya doğru eğildim, namluyu doğrudan yüzünün ortasına dayadım.

“Kız nerede?” dedim. Sesimdeki o amansız ton, odadaki bütün havayı çekip almıştı.

Adam zangır zangır titriyor, nefesi boğazına diziliyordu. “Yemin ederim… Yemin ederim bilmiyorduk böyle olacağını…” diye geveledi, ağzından çıkan kelimeler birbirine giriyordu. “Biz… Biz sadece dersini vermek istemiştik. Ama…”

Namluyu biraz daha bastırdım. “Kız nerede?”

“Öldü…” diye fısıldadı adam, gözlerinden yaşlar boşanırken. “Tecavüz ettiler… Sonra da…”

İçimdeki o son insani parça da o an kül olup uçtu. Odadaki her şey sustu. Sadece saatlerin tıkırtısı ve adamın hırıltılı nefesi kaldı.

“Ya çocuklar?” dedim, dişlerimin arasından.

“Onlara dokunmadık…” diye yalvardı. “Yemin ederim dokunmadık. Korkudan sustular zaten. Köye, teyzelerinin yanına gönderdik onları… Bıraktık gitmelerine izin verdik, gerçekten!”

Geriye çekildim, silahın namlusu milim milim gevşedi ama gözlerimdeki o ölüm kararmadı. “Kasanın anahtarını çıkar.”

Titreyen elleriyle cebindeki anahtarı çıkardı, masanın arkasındaki duvara monte edilmiş küçük çelik kasaya yöneldi. Kapak açıldığında içerideki kalın deste deste paraları gördüm. Acımadan, bir kuruş bile bırakmadan hepsini kaptığım gibi montumun iç ceplerine doldurdum. O para, o çocukların yeni hayatının bedeliydi; onlardan çaldıkları hayatın, en azından geride kalanlara borçlandıkları kefaretiydi.

“Arabanın anahtarı nerede?” diye sordum.

Ceketinin cebinden çıkardığı anahtarı masaya fırlattı.

“Kalk,” dedim.

Adam boynunu bükmüş, betonu boylamış ortağına bakarak ağır adımlarla ayağa kalktı. Dükkan’ın demir kapısını aralayıp dışarı çıktık. Sabahın o solgun ayazında, lüks siyah sedan arabasının yanına yürüdük.

“Bin,” dedim.

Direksiyona o geçti, ben arkaya, sağ omzunun hemen arkasındaki o gölgeye kuruldum.silahın namlusu, araba hareket edip şehirden uzaklaşırken ensesinden bir an olsun ayrılmadı.

Şehri geride bırakıp toprak yollara, o sapa dere yatağına doğru saptık. Şef’in… Murat Şef’in kimsenin haberi olmayan, daha cesedinin bile bulunamadığı o kuytu köşeye. Oraya vardığımızda motoru susturdu. Dışarıda sadece rüzgârın ve akan suyun sesi vardı.

Arabadan indik. Dere yatağının o nemli, yabani otlarla kaplı kıyısına doğru ittim onu. Toprağa kapaklandı.

Gözlerini korkuyla bana dikti. “Burası…” dedi, sesi titriyordu. “Burası ne…”

Yanı başına çömeldim. Şef’in buralarda bir yerde yattığını biliyordum. Şimdi, bu leşi de o toprağın hak ettiği yere bırakma vaktiydi.

‘Derenin kenarındaki o yabani otların arasına düştü adam’

Çevreyi hızla taradım. Birkaç adım ötede, eski bir tahta kulübenin duyuya yaslanmış paslı, ucu çamurlu bir kürek duruyordu.

Gidip küreği aldım, adamın önüne, o nemli toprağın orta yerine fırlattım. Kürek yere çarparken çıkardığı o boğuk ses, vadide yankılandı.

“Kalk,” dedim, sesimdeki o buz gibi netlikle. “Kaz.”

Adam gözlerini açmış, şaşkınlık ve dehşet içinde önce bana, sonra ayak ucundaki küreğe baktı. “Ne… Ne mezarı? Ben…”

Namluyu şakağına doğru biraz daha yaklaştırdım. “Şef için,” dedim. “Daha cesedini kimse bulamadı. Ona hak ettiği gibi, ellerinle temiz bir mezar kazacaksın. Sonra da sıran gelecek.”

İtiraz etmeye ya da yalvarmaya dermanı kalmamıştı. Gözyaşları çamurlu toprağa damlarken, titreyen elleriyle küreğin sapına yapıştı. Can havliyle, o sert toprağı kazmaya başladı. Her vuruşunda nefesi daralıyor, sırtındaki o ter ve korku kokusu havaya karışıyordu.

Üstümüzdeki birkaç çıplak dal, gri gökyüzünü kesen birer parmak gibi üzerimize eğilmişti. Zaman durmuştu sanki; ortalıkta sadece küreğin toprağa saplanma sesi ve akan suyun o monoton uğultusu vardı.

Derinleşen çukurun başında dikilmiş, onun kendi elleriyle hazırladığı o son durağı izliyordum. Hesap kapanıyordu.

Toprak kazıldıkça derinleşti, nefesler daraldı. Sonunda adam, gücü tükenmiş bir halde küreğin sapına yaslandı, göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Çukur, Murat Şef’in huzur içinde yatmaya hak ettiği kadar derin ve düzgündü artık.

“Bitti…” diye fısıldadı adam, kan ter içinde yüzünü silmeye çalışarak. “Yeter mi?”

“Yetmez,” dedim. Namluyu hâlâ ensesinde hissediyordu. “Şimdi içine gireceksin. Ama ölmeden önce, oraya yatacak adam için dua edeceksin.”

Gözleri yerinden fırlayacak gibi açıldı. “Ne… Ne duası? Ben bilmem öyle şey…”

“Öğreneceksin,” dedim, sesimdeki ton bıçak gibi keskinleşti. “Oğluna, kızına kıydığınız, bu şehrin sokaklarında kan akıttığınız o insanlar için ellerini açacaksın. Şef’in ruhu huzur bulana kadar rahmet okuyacaksın. Başla.”

Titreyen bacaklarla, kendi elleriyle kazdığı o çukurun içine bıraktı kendini. Çamurlu toprağın içine çömeldi. Ellerini havaya kaldırdı, dudakları korkudan ve soğuktan zangır zangır titriyordu. Kelimeler boğazına diziliyor, ağzından hırıltılı, anlaşılmaz yakarışlar dökülüyordu.

“E… El-Fatiha…” diye mırıldandı, gözlerinden yaşlar boşanırken. “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…”

Ayazın ortasında, dere kenarındaki o çıplak dalların gölgesinde, o katilin dökülen her kelimesini izledim. Dualar bittiğinde, sessizlik tekrar dere yatağını sardı.

“Kalkma,” dedim.

Namluyu doğrulttum. Çukurun içindeki o son adama bakarken, babamın yıllar önce kulaklarıma fısıldadığı o cümle geçti zihnimden: Beni bir gün anlayacaksın…

Anlıyordum baba. Adalet bu dünyada kimseye kalmıyordu; bazen kendi ellerinle yazman gerekiyordu.

Tetiği çektim.

Silahın patlamasıyla birlikte adam çukurun içine yığıldı. Birkaç saniye önce hırıltıyla dua eden o ses, dere kenarındaki sessizliğe karışıp yok oldu.

Çukurun başında durup aşağıya baktım. İlk başta cesedi suya yuvarlamayı düşündüm. Ama başımı çevirip akıp giden o berrak suya, üzerindeki çıplak dalların gölgesine baktım. Vazgeçtim. Su temizdi; o leşi taşıyıp bu doğayı, bu akarsuyu kirletmeyecekti. Bıraktım, kendi kazdığı o toprağın üstünde, o kuytu köşede öylece kalsın.

Arkama bile bakmadan arabanın kapısını açıp direksiyona geçtim. Motoru çalıştırdım, lastiklerin çamurda çıkardığı patırtıyla o sapa dere yatağından hızla uzaklaştım.

Şehre doğru geri dönerken, cebimdeki o kalın deste paraları yokladım. O para kasadan çıkmış kirli bir ganimet değil, o çocukların çalınan yarınlarının kefaretiydi.

Direksiyonu bizim sokağa kırdım. Arabayı kapının önüne yanaştırıp içeri girdiğimde, Zeynel amcayı odanın köşesindeki o yatakta otururken buldum. Evimiz zaten dar, zaten derme çatma; ama o, sokakta kalmasın diye buraya sığdırdığımız o yaşlı adam şimdi merakla yüzüme bakıyordu.

Yanına yaklaştım, konuşmasına izin vermeden montumun iç ceplerinden çıkardığım o kalın para destesinden bir kısmını avucuna sıkıştırdım.

Zeynel amca şaşkınlıkla irkildi, elindeki paraya ve bana baktı. “Bu… Bu ne evlat? Nereden çıktı bu?”

“Hayatının geri kalanında kimseye el açmana gerek kalmayacak kadar var burada,” dedim, sesimdeki o çelik sertliği biraz olsun kırarak. Elini paranın üzerine kapatıp sıkıca kavradım.

Zeynel amca neye uğradığını şaşırmış bir halde yüzüme bakıyordu. “Oğlum… Sen ne yaptın? Bu kadar para… Emniyet, polis peşinde…”

“Polis bu parayı görmeyecek, Zeynel amca,” dedim, gözlerinin içine bakarak kelimeleri yavaşça seçtim. “Kimseye bu paradan bahsetmeyeceksin. Ne polise, ne başkasına. Kime verdiğimi, nereden bulduğumu kimse bilmeyecek. Çocukların yanına gittiğinde ya da burada harcadığında dahi dilini tutacaksın. Anladın mı beni?”

Yaşlı adam titreyen başını yavaşça salladı, gözlerindeki o korku ve minnet birbirine karışmıştı. “Anladım evlat… Anladım.”

Ayağa kalktım. Evin o dar, loş odasına son bir kez göz gezdirdim. Masanın üzerindeki eşyalara, duvardaki gölgelere baktım. Her şey buraya kadardı.

Arkama bile bakmadan kapıya yöneldim, dışarı çıkıp arabanın kapısını açtım ve direksiyona geçtim. Motorun o tok sesi sessizliği boğarken, gaz pedalına basıp bu sokağın, bu hayatın gerisinde kalan her şeyden uzaklaşmaya başladım.

Motorun homurtusu sokağın sessizliğini yutarken, direksiyonu sıkan parmaklarımın boğumları beyaza kesmişti. Şehrin ışıkları camdan bulanık çizgiler halinde akıp giderken, zihnimdeki o kilitli kapı da yavaşça aralandı.

Ebru…

Yüzü, gözlerimde belirdi. Onu nasıl kaybettiğimi hatırlamak için kimsenin bir şey söylemesine gerek yoktu; o acı gerçeği her saniye zaten sırtımda taşıyordum.

Bunu başkaları değil, bizzat ben yapmıştım. O gün evde kopan o kör öfke, o kontrolden çıkan sinir… Tıpkı yıllarca evde izlediğim o sahneler gibi, babamın o karanlık mirası gelip ellerime bulaşmıştı. Ebru’ya el kaldırmıştım. O korku dolu gözleri, o kırılan güveni ve kapıyı çarpıp çıkarken arkasında bıraktığı o enkaz… Kendimi haklı çıkaracak tek bir kelime bile bulamamıştım. O gün, o darbe sadece ona değil, ikimizin yararına kurulmuş o hayata da indirilmişti.

Babamın o sözü kulaklarımda çınladı: “Beni bir gün anlayacaksın…”

Anlıyordum işte. O zehir, o damarlardaki öfke babadan oğula böyle geçiyordu. Onu dövdüğüm o gece, aynaya baktığımda gördüğüm yüzde o adamın gözleri vardı. Ebru da bunu gördüğü için gitmişti; haklıydı. Onu benden, en çok da bizzat kendimden korumak için gitmişti.

Gözümden süzülen o tek damla yaş, direksiyonu tutan elimle hızla silindi. Arabanın farları karanlık yolu yarıp geçerken, o geçmişin hayaleti de nihayet arkamda kalıyordu.

Şehrin kalabalığından uzaklaşıp otobanın sapa, farların bile zor aydınlattığı toprak bir varyantında durdum. Motoru stop ettim. Sessizlik, arabanın içinde biriken o ağır barut ve kan kokusunu daha da belirginleştirdi. Koltuğu biraz geriye itip başımı direksiyona yasladım. Gözlerimi kapattığımda arkamda bıraktığım o cesetler, dere kenarı ve Zeynel amcanın o şaşkın yüzü birbirine girdi.

Göz kapaklarım kurşun gibi ağırlaşırken, direksiyondaki ellerim yavaşça gevşedi. Şafağın sökmesine saatler kala, o sote köşede karanlığın içine bıraktım kendimi.

                                                         GÜN XII

Gözlerimi açtığımda saat sabahın yedisiydi. Araba camları gece ayazından hafiften buğulanmış, dışarısı solgun ve gri bir sabah ışığıyla aydınlanmıştı. Direksiyonda uyuyakalmanın getirdiği boyun tutulmasıyla doğruldum, motoru çalıştırıp otobanın o sapa varyantından şehrin henüz uyanmaya başladığı sakin bir mahallesine sürdüm.

Arabayı kenara çekip stop ettim. Günlerdir midemi kemiren o açlık, zihnimin arkasındaki bütün o gürültüyü bastıracak kadar gerçekti. Kepenklerini yeni açan mahalle fırınına adımladım. Tezgahın arkasındaki adamın yüzüne bile bakmadan, “İki tane sıcak kaşarlı poğaça,” dedim. Dumanı üstünde, kenarları hafifçe yanmış o poğaçaları büyük bir iştahla, arka arkaya mideme indirdim; boğazımdan geçen o sıcak hamur günlerdir içimde biriken o sertliği biraz olsun yumuşattı.

Fırından çıkıp hemen yan taraftaki manava yöneldim. Tezgahtan kabukları parlak, ağır birkaç portakal seçtim; torbaya doldurup parasını uzattım.

Tekrar arabanın direksiyonuna geçtim. Torpidodan çıkardığım küçük çakıyla portakalın kabuğunu soyarken, o keskin ve taze narenciye kokusu arabanın içindeki o ağır, sıkışmış havayı bir anda yardı. Dilimlediğim portakalları yerken camı yarısına kadar indirdim; dışarıda işe yetişmeye çalışan insanların koşturmacasını, dükkânlarını açan esnafı izledim. Dünya, bu sokaklarda kopan kıyametten tamamen habersiz, kendi rutinindeydi.

Son portakal dilimini de bitirip ellerimi sildim, kontağı çevirdim. Nereye gideceğimi bilmeden, sadece tekerleğin döndüğü yöne akarken, camdan içeri vuran sabah ayazını yüzüme aldım.

Şehri arkamda bırakıp otobanın anakara bağlanan o uzun, tenha şeridine çıktığımda güneş artık tamamen tepedeydi. Tekerleklerin asfaltta çıkardığı o monoton uğultu, arabanın içindeki o yapay sessizliği derinleştiriyordu. Çocukların olduğu o uzak köye varana kadar önümde saatler vardı. Direksiyonu tutan ellerim gevşemiş, zihnim o boşlukta geriye doğru akmaya başlamıştı.

Yol uzadıkça, o sessizlik içinde birden onun yüzü belirdi. Kız kardeşim.

Çocukluğumuz geldi aklıma. O derme çatma evin içinde, o baskının ve korkunun gölgesinde büyüklük taslamaya çalıştığımız o yıllar… Sürekli didişirdik; evdeki her küçük şey, elimizdeki son lokma ekmek, odadaki yer paylaşımı bile kavga sebebi olurdu. Durmaksızın birbirimizin kuyusunu kazar, birbirimize laf sokar, en aptal sebeplerle birbirimizin boğazına sarılırdık. Ama iş dışarıya karşı savunmaya geldiğinde o kavgalar anında biterdi.

Babamın o sert, hınzır öfkesi eve her çöktüğünde, onu arkama saklardım. Omuz omuza verdiğimiz o anları düşündüm. Sokaklarda koştururken dizleri kanadığında ağlamasın diye dişini sıkmasını, eve geç kaldığımız o akşamlar birbirimizi kollayışımızı… Birbirimizi sevdiğimizi hiçbir zaman yüksek sesle söylemezdik; o kelimeler o evde lükstü, fazlalıktı. Ama bilirdik. İkimiz de birbirimizin bu cehennemden çıkabilecek tek bilet i olduğunu biliyorduk.

Şimdi direksiyonu o çocukların sığındığı köye doğru kırarken, içimdeki o sızı yeniden nüksetti. O gün onu o evden, o adamın elinden alamamıştım tam anlamıyla; ama şimdi, yolları ayırsak da bir yerlerde nefes alabildiğini bilmek… Belki de bütün bu yaptıklarım, o yıllarda kardeşimi koruyamadığım o saniyelerin bir intikamı, bir çeşit telafisiydi.

Ufuk çizgisi sisli bir dağ silsilesiyle kesilirken, gaza biraz daha basıp yolun akışına bıraktım kendimi.

Yolun akışı sabitti, ama zihnimin içindeki o otoyol çoktan tersine dönmüştü. Kardeşimi düşündüğüm o birkaç an, kısa süreli bir sığınaktı sadece; gerisi ise bütünüyle kendi kazdığım enkazdı.

Direksiyonu sıkan ellerim terlemişti. Kardeşimi koruyamamıştım, evet; ama asıl mesele dışarısı değildi ki. Asıl leke içerideydi. Hayatım boyunca neye elimi attıysam, neyi sevdiysem ya kırıp dökmüştüm ya da o zehirle zehirlemiştim. Ebru… O korku dolu gözlerle kapıdan çıkıp giden kadın. Ona el kaldırdığım o gece, aynaya baktığımda gördüğüm o yabancı yüz… Babamın kuklası olmayacağım diye yemin edip, aynen onun gibi kükrediğim o anlar. Kendimi kandırmıştım. Zorundaydım, demiştim. Şartlar bunu gerektirdi, demiştim.

Ama yalan. Hepsi koca bir yalandı.

O patronları o dere kenarında infaz ederken içimde yükselen o soğuk tatmin, o tetik düşerken parmaklarımda hissettiğim o sapıkça rahatlama… Bunlar adalet falan değildi. Ben sadece yıkıcıydım. Kendi hayatını kurtaramayan, sevdiği herkesi kendi elleriyle boğan, o lanet olası soyadın ve o zehirli kanın taşıyıcısıydım; başka bir şey değil. Çocuklara para götürüyordum, Zeynel amcaya rahat bir nefes aldırıyordum ama bunların hepsi günah çıkartmaktan başka neydi ki? Pisliği temizliyordun belki ama ellerin sonsuza kadar o çamurda kalıyordu.

Ufuktaki o solgun güneş, camın üzerinden yüzüme vururken midemdeki o acı tat daha da belirginleşti. Yola baktım; önüm uzayıp gidiyordu ama nereye kaçarsan kaç, kendi kabristanını hep yanında taşıyordun.

Otobandan çıkıp dağ yollarını tırmanarak çocukların sığındığı o sessiz, izole köye vardığımda öğleden sonra güneş tepeyi aşmıştı. Arabayı köyün girişindeki toprak yola, derme çatma, camları solgun bir evin önüne çektim.

Motoru stop ettim. Kapıyı açıp içeriye doğru yürürken ayaklarımın altındaki çakılların sesi sessizliği böldü. Kapıyı, çocukların teyzesi açtı. Yüzündeki o yorgun, endişeli çizgiler günlerdir çekilen korkunun ve belirsizliğin izlerini taşıyordu. Kadının hemen arkasında, olan biteni anlamaya çalışan minik başlar ürkekçe belirdi.

Hiçbir şey söylemeden montumun iç cebine elimi attım. O kalın para destesinin büyük kısmını çıkardım, kadının şaşkınlıkla aralanan titreyen ellerine bıraktım.

“Bunları çocuklar ve kendin için sakla,” dedim, sesim her zamankinden daha da boğuk çıkıyordu. “Sakın kimseye nereden geldiğini söyleme, arkana da bakma. Kimseye de hesap verme. Yetecek bu para size.”

Kadın neye uğradığını şaşırdı; elindeki o ağır deste paraya ve yüzüme baktı. Dudakları titredi, bir şeyler söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi.

Paranın geri kalanından, sadece yola devam etmeme, birkaç litre benzin almaya ve en temel ihtiyacım olan bir iki lokma ekmeğe yetecek kadar ufak bir miktar parayı ayırıp cebime attım. Kalan her şeyi o evin kapısında bırakmıştım.

Çocukların o sessiz, sorgulayan bakışları üzerimde gezinirken arkamı döndüm.

Aramızda kurulabilecek başka bir cümle, söylenebilecek başka bir söz yoktu. Arabaya bindiğim gibi kontağı çevirdim; lastiklerin tozlu yolda çıkardığı hırıltıyla o köyü arkamda bırakıp yeniden yola koyuldum.

Direksiyona yığıldım. Kontak anahtarı parmaklarımın arasında öylece kaldı. Önümde uzanan tozlu yola baktım; nereye çıksam, hangi şehre kaçsam, varacağım yer hep aynı kabristandı.

Zihnim… Parça parça, kopuk kopuk sesler. Kendi içimden kusuyordum sanki.

Ebru… O bakış. Babamın o lanet sırıtışı aynada duruyor hâlâ. Temizledim sandın, değil mi? Üç leşi toprağa gömdün, çocuklara para verdin, borçları kapattın. Bittin mi? Bok bittin. Sen o adamsın. Tıpkı o.

Nereye gideceğimi bilemez haldeki o boşlukta, bakışlarım köyün o tepedeki eski mezarlığına kaydı. Oradaydı. O kök, o zehir kaynağı. Babam… Mezarında bile yakamı bırakmıyordu. İçimde kabaran o kör ve sağır öfkeyle fısıldadım kendi kendime: “Oraya gideceğim… Ona gideceğim. Hesap soracağım. Ya da… ya da bizzat kendim o toprağın altına uzanacağım.”

Ama yola çıkamadım. Vitese uzanan elim havada kaldı; o mezarlığa gidecek ne cesaretim ne de yüzüm vardı.

Arabayı köyün çıkışındaki o sote, çalılıkların arkasına saklanmış kör bir noktaya çektim. Motoru stop ettim. Sessizlik, arabanın içindeki o ağır barut kokusuyla birlikte üzerime kapandı. Alnımı direksiyona dayadım; o kesik kesik, zehirli cümleler zihnimde yankılanmaya devam ederken, uykunun o soğuk ve karanlık kuyusuna bıraktım kendimi.

                                                          GÜN XIII

Gözlerimi açtığımda o sote köşedeki karanlık hâlâ üzerimdeydi ama o karar verilmişti bir kere. Vitese uzandım, kontak anahtarını çevirdim. Yönüm belliydi: Babamın mezarı.

Ama tekerlekler yola vururken, içimdeki o buz gibi korku boğazımı sıkmaya başladı. Hayır… Orası değil. O adama yaklaşmak demek, kendi ellerimle o zehirli odaya geri dönmek demekti.

Neden gidiyorsun lan? Ne işin var orada? Toprak altındaki bir kemik yığınına hesap mı vereceksin?

Direksiyonu sıkan ellerim titriyordu. İlk yol ayrımına geldiğimde, düşünmeden sağa, şehrin merkezine ve otoyola bağlanan ana çıkışa kırdım direksiyonu. Kaçıyordum. Oradan, o tepeden, o adamın gölgesinden uzaklaşmak istiyordum. Bırak, dedim kendi kendime, bırak geçmiş geçmişte kalsın. Ne bulacaksın orada?

Ama birkaç kilometre ileride, o benzinliğin önündeki kavşakta arabayı sağa çektim. Kalbim kafesinden çıkacak gibi atıyordu. Kaçmak? Nereye kaçacaktım lan? Arabayı dünyanın öbür ucuna da sürsem, o adamın o nedensiz sevgi dolu bakışı, o tebessümü dikiz aynasından bana bakıyordu zaten. Geri dönmek korkaklıktı, kaçmaktı ve ben hayatım boyunca hep o kaçışın bedelini ödemiştim.

Dişlerimi sıkıp direksiyonu sertçe sola kırdım, arabayı tekrar o dağ yoluna, o mezarlığın olduğu istikamete çevirdim.

Motor bağırıyor, tekerlekler bozuk toprak yolda sarsılıyordu. Zihnimdeki sesler paramparça olmuştu:

Ebru’nun o geceki korku dolu gözleri… Tetik düşerken parmağımda kalan o soğukluk… Babamın o mutfaktaki kahkahası… Hepsi aynı kökten, hep o zehirli tohumdan.

İkinci kez, mezarlığa çıkan o dik ve taşlı patikaya saptığımda panik dalgası yeniden boğazıma tıkandı. Nefesim kesildi, ellerim terden kaydı. Ayağım aniden frene gitti, araba taşların üzerinde kayarak durdu. Gidilmez buraya, diye fısıldadı içimdeki o zayıf, titrek ses. Dön geriye. Sahile in, denize sür, ne bok yiyorsan orada bitir. Vitesi geriye takmaya yeltendim, parmaklarım direksiyonda kilitlendi. Gitmek istemiyordum. O mezar taşına bakmaya, o adamla göz göze gelmeye korkuyordum.

Ama duramadım.

Frene basan ayağımı çektim, gaza yüklendim. Motor homurdanarak dik yokuşu tırmandı.

Sonunda, dağın o rüzgarlı, kurumuş otlarla kaplı sırtındaki eski mezarlığın paslı demir kapısının önüne geldim. Arabayı stop ettim. Çıt çıkmıyordu; içeride sadece soluk alış verişlerimin o boğuk sesi vardı.

Paslı demir kapıyı itip içeri girdim. Kurumuş otların, rüzgârda sallanan solmuş dikenlerin arasından yürüyerek o köşe başındaki taşa ulaştım. Babamın mezarı… Üzerindeki mermer soğuktu, kenarları toprakla dolmuştu.

Önce öylece dikildim başında. Sonra dizlerimdeki o derman çekildi sanki, yere çöktüm. Ve çok garip bir şekilde, hayatımda ilk defa kendimi güvende hissettiğim, sanki sığınacak bir evim varmış gibi gelen o tek yere, o toprağın kenarına uzandım. Yüzüm toprağa dönük, kollarım iki yanımda boşlukta…

Dışarıdaki o kanlı dünya, peşimden gelen o sesler, zihnimdeki o gürültü burada bir anda sustu. Bir saat boyunca kıpırdamadan, çıt çıkarmadan yattım orada. Hayatımda bana ait olan, beni tanıyan tek yer burasıydı sanki; ne kadar zehirli, ne kadar karanlık olursa olsun, sığındığım tek sıcak köşe bu mezar taşıydı.

Zamanın nasıl geçtiğini bilmeden gözlerimi açtığımda, içimdeki o uyuşmuşluk yerini yavaş yavaş keskin bir öfkeye bıraktı. Doğrulup mezar taşına baktım. Dişlerimi sıkarak, boğuk bir hırıltıyla fısıldadım:

“Neden?” dedim. Sesim titriyordu. “Neden böyle bıraktın bizi? Neden o öfkeyi zehir gibi akıttın içimize? Bizi bu cehenneme mahkum etmekten ne kazandın lan?!”

İçimdeki o bütün nefret, o yılların birikimi kabarmıştı. Hesap soruyordum işte. O taşa, o toprağın altına bağırmak istiyordum. Bak, diyecektim, senin gibi oldum sonunda. Senin o diktiğin tohum ne verdiyse onu biçtim.

Ama o öfke cümlesi boğazımda düğümlendi.

Öfkenin o keskin kabuğu bir anda çatladı ve altından o ham, acımasız gerçek sızdı. Bedenim sarsılmaya başladı. Gözlerimden süzülen o yaşlar toprağa damlarken, elimi toprağın üzerine bastırdım. O katil adam, o acımasız korkak gitmişti; geriye sadece o evde korkuyla babasının dönüşünü bekleyen o küçük çocuk kalmıştı.

“Özür dilerim…” diye fısıldadım, sesim hıçkırıklarla boğulurken. “Özür dilerim babacığım… Seni suçladım hep, her şeyin sebebi sensin sandım ama… sende bensin işte. Ben de senin gibiyim.”

Toprağa daha da gömülürcesine sarıldım, parmaklarımın ucuyla o nemli toprağı kazıdım.

“Seni seviyorum…” dedim, o kelime boğazımdan sökülüp çıkarken canımı yakarak. “Seni çok özledim… Ne olurdu başka türlü olsaydık…”

Hıçkırıklarım mezarlığın sessizliğinde yankılanırken, uzun süre öylece kaldım. Sonra yavaşça geri çekildim. Elimle yüzümdeki yaşları sertçe sildim, ayağa kalktım. Üzerimdeki o toprağı silkelerken içimdeki o son parça da dökülmüştü sanki.

Arabama doğru yürürken arkama dönüp son bir kez o mezara baktım.

Mezarlığın paslı demir kapısını arkamda bırakıp arabayı aşağıya, şehre doğru sürdüğümde, içimdeki o buz gibi boşluk daha da derinleşmişti. Ama duramazdım. Yolun ikinci durağı, o asıl kanayan yara çağırıyordu.

Direksiyonu sıkarken zihnimdeki o sesler bu kez başka bir ezgiye döndü. Kendi kendime fısıldıyor, o acınası yalanlarla kendimi kandırmaya çalışıyordum:

Acaba beni özlemiş midir? Belki de o da benim gibi darmadağındır. Belki o evde, o karanlık odanın içinde yapayalnız oturmuş, kapının çalmasını bekliyordur. Belki… belki hâlâ içinden bir yerlerde beni siliyordur ama canı yanıyordur. Çok kötüdür şimdi. Kesin benim gibi perişandır.

Ne kadar zavallıca, değil mi? Kendi ellerimle üzerine yürüdüğüm, o korku dolu gözlerle evden kaçmasını sağladığım bir kadına gitmek ve onun beni özlediğine inanmak… İnsan ruhu tuhaf bir cehennem; en büyük suçları işledikten sonra bile, karşısındakinin hâlâ seni sevebileceğine dair o aptalca umuda tutunuyor. O da en az benim kadar yanıyordur, diye tekrarladım kendi kendime. Gidip bakacağım. Belki bir bakış, belki yarım bir cümle her şeyi onarır.

Şehrin sakin, eski evlerin sıralandığı o mahallesine girdiğimde gaza basmayı bıraktım. Arabayı sokak lambasının ışıltısından uzakta, sote bir köşeye yanaştırdım. Motoru stop ettim.

Nefesimi tutup, karşıdaki o binanın ikinci katındaki daireye çevirdim başımı. Ebru’nun evi.

Pencerenin perdesi çekilmişti ama içeride, o sarı ve solgun lambanın ışığı tülün ardından sokağa sızıyordu. Kalbim kafesimi döverken, öylece direksiyona yaslanmış, o ışığa bakıyordum. İçeride hayat akıyor muydu, yoksa benim gibi o da enkazın altında mı kalmıştı? Görmek için sabırsızlanıyordum ama bir o kadar da o kapıyı çalmaya ya da o camın altına gitmeye korkuyordum.

Saatler geçti. İkindi güneşi soldu, gölgeler uzadı, sokaktaki lambalar sarı, hastalıklı ışıklarını yaktı. Ben hâlâ o sote köşede, direksiyona yapışmış halde bekliyordum. Zihnimdeki o zavallı ses kendini kandırmaya devam ediyordu: Çıkacak birazdan… Belki cama çıkacak, göz göze geleceğiz…

Sonra o apartmanın dış kapısı açıldı.

Gözlerim o karanlık boşluğa odaklandı. Ebru çıktı. Üzerinde yabancı bir mont, yüzünde benim yıllardır görmediğim, o korkunun ve gölgenin tamamen silindiği hafif bir tebessüm vardı. Ama yalnız değildi. Yanındaki adam beline dolamıştı kolunu. Ve Ebru’nun kucağında… minicik, kundakta bir bebek vardı. Adam eğildi, saçlarından öptü; Ebru gülerek başını onun omuzuna yasladı. Mutluydular. Gerçekten, tertemiz, yepyeni bir hayatın içinde, benden tamamen arınmış bir şekilde mutluydular.

Gözlerimin önündeki dünya, o saniyede gürültüsüzce ama kesin bir şekilde paramparça oldu.

Bütün o cinayetler, o dere kenarındaki cesetler, o paralar, mezarlıktaki o hıçkırıklar, babamın hayaleti… Hepsi bir anda anlamını yitirdi. Ben kendimi onun hayatının merkezi sanırken, ben onun kâbusuydum; o kâbus bittikten sonra kapıyı kapatmış, yepyeni bir sabaha uyanmışlardı bile. Onlar bu hayatta kalmayı başarmıştı. Ben ise kendi kazdığım çukurun dibinde tek başıma kalakalmıştım.

Dünyam yıkıldı. Kelimenin tam anlamıyla yerle bir oldu.

Saatler geçti, gece yarısına doğru sokak tamamen sessizliğe büründü ama ben arabadan dışarı bir adım bile atamadım. Direksiyona kapanmış, ne geldiğim yönü hatırlayabildim ne de kim olduğumu. Zihnimdeki o son akıl kırıntısı da eriyip gitti. Düşünemiyordum. Sadece bomboş, uğuldayan bir karanlık vardı içeride. Ve o karanlığın içinde, çocukluğumun o en derme çatma, en unutulmuş köşesinden garip, anlamsız sesler yükselmeye başladı.

Birinciyi attım… taşı tutamadım…

Dudaklarım kendi kendine mırıldanıyordu. Gözlerim karanlıkta duvara dikilmişti ama gördüğüm tek şey tozlu toprak, beş tane yassı çakıl taşıydı.

Beştaş… yere düşerse yanarsın… Taşları havaya atıp arkasını çevirecektin… Babam… babam kızardı düşerse…

Akli dengem tamamen çözülmüştü. Parmaklarım direksiyona vuruyor, sanki görünmez taşları havaya atıp tutmaya çalışıyordu.

Ebru… taşı havaya attım ama avucum boş kaldı… Elime kan bulaştı… Beş taş… dördü gitti, biri düştü… Yandım…

Kapının koluna asıldım. Metalin o keskin soğukluğu avucumu yaktı ama hissetmedim. Ayaklarımı arabadan dışarı attım; asfaltın üstüne bastığımda dizlerim neredeyse taşıyamadı gövdemi. Ama yürüdüm. İstikametsiz, bön, sadece önüme bakan adımlarla karanlık sokağa koyuldum.

Zihnim… Zihnim artık bir bütün değildi. Dün, bugün, yarın… Hepsi birbirine girmişti. Adımlarım kaldırımda yankılanırken, dudaklarımdan dökülen kelimeler de paramparçaydı.

“On… yirmi… otuz… Saklanan saklandı, ebeledim seni Nuri!”

Sokak lambasının sarı lekesinden geçerken kendi kendime gülüyordum. Sesim boğuk, hırıltılıydı.

“Saklandım işte, bak görünmüyorum… Süre bitti, kimse aramasın beni… Zeynel amca, sen sayma, sen dışarıda kal…”

Adımlarım düzensizleşti. Sokağın o soğuk asfaltı bir anda ilkokulun o gıcırdayan tahta parkelerine dönüştü sanki. Tebeşir tozu kokusu doldu burnuma.

“Hadi bakalım Cesur, tahtaya kalk… İki kere iki dört, üç kere dört on iki… X eşittir… hayır, X sıfır… Borç kalmadı, hepsini ödedim öğretmenim…”

Elimi havaya kaldırıp boşlukta parmaklarımı salladım. Görünmeyen beş taşı havaya atıp tutmaya çalışıyordum.

“Beş taşı attım… biri yere düştü, yandım… Nehir… Nehir arkada ağlıyor, duymuyor musun? Sırada oturuyor, parmağını kaldırıyor ama öğretmen görmüyor…”

Karanlık kaldırımda yürürken bir o tarafa bir bu tarafa sallanıyordum. Ne araba kalmıştı akılda ne Ebru ne de o kanlı dere kenarı. Sadece o derme çatma okul bahçesi, o bitmeyen dersler ve ebelenmekten korkan çocuk sesleri vardı.

“Saklambaç… arkaya saklanmıştım… Babam buldu… Buldu ve ebeledi…”

Gecenin ayazında, kimsesiz bir sokakta adımlarım yavaşlarken, bilincim tamamen karanlığa gömüldü. Artık ne yürüyen bir adam vardı ne de yaşayan biri; sadece geçmişin enkazı altında kalmış, aklını tamamen yitirmiş bir gölge akıp gidiyordu.

Adımlarımın nereye gittiğini bilmiyordum. Sokaklar birbirine karışmış, asfalt birden ıslak kumların o soğuk ve kaygan dokusuna dönüşmüştü. Kulaklarımda sadece dalgaların o boğuk, gürültülü uğultusu vardı.

Dudaklarımdan dökülen kelimeler birbirine giriyor, zihnimin içindeki o kırık dökük parçalar sokağa saçılıyordu:

“On… yirmi… elli… Kimse aramasın, saklandım ben… Nuri, sen ebe ol, ben kaçtım…”

Karanlığın içinde sallana sallana yürürken, ayaklarım beni oraya, o uçsuz bucaksız siyahlığa, denizin kıyısına getirmişti. Dalgalar kıyıya vuruyor, gece ayazı iliğime işliyordu ama üşüdüğümü bile hissetmiyordum.

“Zeynel amca… parayı masaya bıraktım, bakma arkana… Çocuklar… çocuklar tahtaya kalkacak birazdan, hocaya yakalanacağız…”

Gözlerimin önündeki dünya tamamen erimiş, yerini çocukluğumun o bulanık, korku dolu dehlizlerine bırakmıştı. Kumsalın ortasına, ıslak kumun üzerine yığılırcasına çöktüm. Dizlerimi karnıma çekip ellerimi başımın arasına aldım. Karşımda hırçınla kabaran o karanlık suya, köpüklü dalgalara bakarken, zihnimdeki o son tebeşir de kırıldı.

“İki kere iki dört… x eşittir… babam… babam buldu yine beni tahtada… Saklanacak yer kalmadı…”

Deniz kıyısında, geceyle suyun buluştuğu o kimsesiz yerde, aklını ve yönünü tamamen yitirmiş bir çocuk gibi kendi kendine mırıldanarak öylece oturdum.

Karanlığın ve dalgaların uğultusu arasında, ıslak kumun üzerine çökmüş öylece sallanırken, yanım boşaldı bir anda. Başımı çevirdim.

Kumlara sessizce basıp yanıma oturan o küçük silüet… Nehir.

Yüzü yarı karanlıkta, çocuk gözleriyle bana bakıyordu. O an içimdeki o buz tutmuş düğüm çözüldü sanki. Bütün o korku, o üzerimdeki tonlarca ağırlık bir anda uçup gitti; yerini çocukça bir heyecana, suçüstü yakalanmış ama yine de anlaşılmak isteyen o saf telaşa bıraktı. Gözlerim parladı, ellerimle heyecanla dizlerime vurarak hızla konuşmaya başladım:

“Nehir! Geldin… Bak, gördün mü? Hiçbir yere gitmedim, seni bekledim burada!”

Sesim titriyor, kelimeler birbirinin üstüne biniyordu. Sabırsız bir çocuk gibi, yaptıklarımı ona yetiştirmek, onayını almak için öne doğru uzandım.

“Biliyor musun, hepsini hallettim! O patronları… hani canımızı yakan o adamları var ya, hepsini temizledim. Dere kenarına gömdüm, üstlerini örttüm ki kimse bulamasın, ortalık kirlenmesin. Paraları da verdim, Zeynel amcaya ve çocukların teyzesine bıraktım. Artık kimse aç kalmayacak, kimse korkmayacak benden, gördün mü?”

Nefes nefese kalmıştım. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu ama yüzümde aptal, masum bir gülümseme vardı. Onay bekleyen, başının okşanmasını isteyen küçük bir çocuk gibi gözlerinin içine bakıyordum.

“Babamın yanına da gittim Nehir…” dedim, sesim bir an alçalarak fısıltıya döndü. “Özür diledim ondan. ‘Ben de senin gibiyim’ dedim ama… ama yalan söyledim biliyor musun? Ben onun gibi değilim, değil mi? Ben masumum, sadece… sadece yanlışlıkla düştüm her şeye.”

Heyecanla elimi tutmaya, ona dokunmaya çalıştım ama parmaklarım sadece boşluğu, o soğuk gece rüzgârını yakaladı. Yüzümdeki o coşku bir anda soldu; dudaklarım titredi.

“Ebru da gitti… Başka birini sevdi, mutlu oldu oralarda. Ama kızmazsın değil mi bana? Ben de uslu durdum, kimseye zararım dokunmadı artık. Her şeyi ödedim… Bütün borçları kapattım. Şimdi… şimdi eve gidebiliriz değil mi Nehir? Ders bitti mi? Beştaş oyununa baştan başlayabilir miyiz?”

Rüzgâr, kumsalın üzerinden ıslık çalarak geçerken, içimdeki o sıcak hayal bir anda buz kesti. Gözlerimi kırpıştırdım. Yanımda… Nehir falan yoktu. Sadece boşluk vardı. Soğuk, acımasız, ıslak bir karanlık.

O an, zihnimdeki o kalın sis perdesi ani bir bıçak darbesiyle yırtıldı. Aklımın aylardır parça parça kopan kabloları kısa bir saniyeliğine yerine oturdu ve ne hale geldiğimi, nerede kaybolduğumu bütün çıplaklığıyla gördüm. Ben delirmiştim. Tam anlamıyla, dönüşü olmayan o uçurumdan aşağı düşmüştüm.

Titreyen parmaklarımla cebimdeki telefonu çıkardım, ekranın ışığına baktım.

07.00.

  GÜN XIV

Dünya uyanıyordu. Sokaklar hareketleniyor, insanlar işine gücüne gidiyor, Ebru belki de şu an evinde yeni bir sabaha, o huzurlu kahvesine uyanıyordu. Herkes için hayat akıyordu; benim dışımda herkes için.

Boşta kalan elim paltomun derin ceplerine gitti. Parmaklarım, saatler önce bir kenara tıkıştırdığım buruşuk bir kâğıt parçasını ve cebin en dibinde kalmış o kuru poğaça kırıntılarını buldu. Avucumu doldurdum onlarla. Islak kumun üzerine, sabah ayazında rüzgârla boğuşan birkaç martıya doğru yavaşça savurdum kırıntıları.

Zihnimdeki o son, acımasız netlik yerini derin bir teslimiyete bıraktı. Artık ne kaçacak bir yol, ne dökülecek gözyaşı ne de verilecek bir hesap kalmıştı.

Yavaşça elimi belime attım. Soğuk metalin o tanıdık, ağır dokusunu parmaklarımın arasında hissettim. Kabzasını kavrayıp çıkardım.

Ve bu sabah pekte gri değil birazcık si-

BAM.

Bir Cevap Yazın