İki Hafta Part I Taslak

Merhaba bugün amatör romanımı yazmaya başladım ilk kısmı olan taslak parçamı siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum

Not:Bu roman hiç bir yapay zekaya başvurulmadan Doğukan Kozak tarafından yazılmıştır.

GÜN I

Sabah 07.00, yine uyanığım. Sanırsam bu hayatımdaki en kararlı eylemlerimden biri. Güneş hâlen ortada yok; mavi, paslı apartman yüzünden gerçi… Umarım hava bugün dün kadar soğuk olmaz. Üşümeyi nedense hiç sevmiyorum. Güneş bana hep umudu anımsatmıştır, karanlık bir hava ise korktuğum her şeyi.

Dişlerimi fırçalamaktan hep nefret etmişimdir, özellikle de o naneli diş macunlarından. İstemediğim bir ferahlığı ağzımda taşımak istememek beni iğrenç biri yapmaz. Mao’ya şu an hak veriyorum; bir kaplan diş fırçalar mıydı?”

“Nerede bu kahrolasıca iş tulumu? Heh, buldum. Tamamım şimdi. Ömrümün büyük bir kısmını geçirdiğim o pislik yuvası durağa gitme zamanı…

Önceden işe giderken çok fazla şarkı dinlerdim, şimdi pek tercih etmiyorum diyelim. Daha çok melankolik şarkı dinleyip gri hayatımı siyaha boyamak çok kararsızca bir eylem olurdu, heheheheheh.

Aynı ihtiyar yine orada. Beş senedir tek kelime bile etmedik. Acaba bu saatte nereye gidiyor? Neden hep aceleci, neden hep somurtuyor? Kaç çocuğu, torunu var; torunlarını seviyor mu, sevebiliyor mu, onları görebiliyor mu? Hangi tür müzikleri, filmleri sever; en çok hangi yemeği sever? En önemlisi de… Bunları merak edip ona soran birileri hâlen var mı?

Geldi bizim otobüs. Şaşırtıcı, günün en güzel olayı bu herhalde: Oturabileceğim. Tabii ağlayan bir bebek ile annesi gelmezse… Gerçi yer vermesem o vicdan azabı beni yer bitirir herhalde.”

Bazen otururken, hiç kimsenin benim hakkımda hiçbir şey düşünmediği o anı hissediyorum. Ne nefret, ne sevgi, ne merak, ne empati… En ufak bir ilgi ya da refleks kırıntısı bile yok. Sadece varım ve bu kimsenin umurunda değil. Ne korkunç bir özgürlük ama, değil mi?

Otobüs durdu. Beklediğim oldu; kucağında minicik bir kundak, masmavi gözlü bir bebek olan bir kadın bindi. Gözlerimle işaret ederek çağırdım, oturdu, teşekkür etti. Başımı rica ettiğimi belirterek salladım. Ayaktayım yine… Ama daha özgür, vicdanım daha temiz bir şekilde dinleniyorum artık.

Kahretsin! Bir durak kaçırdım, hemen otobüsten inmem lazım. Umarım yine azarlanmam. Gerçi alıştım, bir yerden sonra öfke hissetmiyor insan; sadece kırılıyor. Koşar adımlarla lokantanın yolunu tuttum…”

“Şefin yargılayıcı bakışlarının arasından mutfağa süzüldüm. Bir kız var, ismi Nehir… Ne değişik isim be. Aslında normal bir isim, sadece kimsenin kızına bu ismi verebileceğini düşünmemiştim. Çok sessiz, hiç konuşmaz ama işini iyi yapar. Bu yüzden şef onu hiç ezmez. Ezilmesine çok üzülürüm gerçi… Ama hayat da böyle değil mi? Gerçekten değiştirmek istemeden, istediğimiz hiçbir şeyi değiştiremeyiz.

Nehir’den süpürgeyi istedim. Hiç cevap vermedi, sessizce uzattı. Benimle konuşmak mı istemiyor, yoksa durumu benimle ilgili değil mi? Gece boyu beni uyutmayacak o düşünceyi başarıyla buldum işte… Süpürgeyi aldım, mutfağı temizlemeye başladım.

Böyle yerlerde çok fazla temizlik yapanlar bilir; en kolay şey gibi görünür fakat yılların sonunda size mutlaka bir fıtık hediye bırakır. Yorulduktan sonra şeften yemek yemek için izin istedim. Mutlu bir ses tonuyla, ‘Tabii ciğerim, karnını doyur,’ dedi. Anlaşılan keyfi yerindeydi; bu adam karnı açken gerçekten çok korkunç olabiliyor.

Personeller için güzel bir yemek varmış sanırsam: Pilav, kuru fasulye, cacık ve puding. Tabii yeterince şahit gösterebilirsek… Süt bu kadar değerli miydi gerçekten, bizden esirgenecek kadar? Çok düşünüyorum. Artık durup yemek yemem lazım.”

“Bu mükemmel yemeğin üstüne bir sigara hakkım galiba… Sigaramı içerken şef bulaşıkların biriktiğini, artık gelmem gerektiğini söyledi. Sigaramı yarıda atıp hemen işe koyuldum. Dört saat geçmiş, fark etmedim bile. Mesaimin sonuna yaklaşıyorum. Ben bu kadar yorulduysam, daha narin insanları düşünemiyorum.

Düşüncelerimle bir dehlizde boğulmaya devam ederken Nehir elinden bir tabak düşürdü. Şef apar topar geldi:

— Kaç para o tabaklar sen biliyor musun? Üç kuruşa çalışıyorsun burada, birazcık dikkat etsene!

Sessiz bir tonla içimden ‘Canı sağ olsun,’ diye mırıldandım.

— Kim konuştu?

— Canı sağ olsun, dedim aynı ses tonuyla.

Mutfakta herkes mum gibiydi. Sadece benim sakin mırıltılı tonum ve şefin gür sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Bir de birkaç eski püskü bulaşık makinesi tabii…

Tekrar sordu: — Kim dedim?

— Canı sağ olsun, dedim tekrar. Daha yüksek bir tonla: Benim maaşımdan kes.

Kafasını öne doğru hiddetle sallayarak dışarı çıktı. İki saat daha çalıştık, insanlar beni takdir eder gibiydi. Son işlerimi hallederken Nehir sessizce yanıma geldi.

— Teşekkür ederim, dedi sessizce. — Bende… Kimseye etme, bana yeter, dedim. Benim için belki de büyük laflardı ama çıkıverdi işte ağzımdan.

Eve doğru yola koyuldum. O bizim ihtiyar değil miydi? ‘Nasılsın?’ diye sordum. Afallamış gibiydi, duymazlıktan geldi ilk başta. Tekrar, daha sesli sordum: — Amca, nasılsın?

Etrafına döndü baktı, ikimizden başka kimse yoktu. — İyiyim, dedi sadece. — İyi, Allah iyilik versin, diye cevap verdim.

Sonra şaşkın şaşkın bir otuz saniye durdu ve bana ‘Evli misin?’ diye sordu. — Boş ver amca, uzun hikaye, dedim. Gerçi yolumuz uzun, yıllardır aynı yerden biniyoruz ama aynı yerde indiğimizi bilmiyordum. — İşim düşütü oğlum, dedi. Bizim hanım rahmetli oldu, onun üstüne tapu falan vardı. Onları halletmeye geldim. — Allah rahmet eylesin, bir şeye ihtiyacın var mı amcacım? — Yok oğlum, canının sağlığı… Eee, sen? Yok mu bir baş belası? diye sordu tekrar.

Derken otobüs geldi, bindik laflayarak: *— Vardı amcacım, vardı da… Benden bir halt olmayacağını anladı, kız kurtuldu gitti. — Yok ya, ne biçim laflar o? dedi. Aslan gibisin, ekmeğini taştan çıkarırsın. — Amcacım bu devirde taş yemek istemiyor kimse valla. Nişanlıydık, attı yüzüğü gitti. Ondan beri kimseyi istemiyorum. — Sen yine umudunu düşürme, vardın kısmetin elbet çıkar, dedi.

İlk defa somurtkan görmüyordum amcayı, ilk defa gözlerinin içi gülüyordu sanki. — İsmim Cesur, dedim. Seninki ne amca? — Ben de Zeynel, dedi. — Memnun oldum amcacım. Bir akşam gel, çay içelim sohbet edelim. Yalnızım ben. — Valla ben de yalnızım. Çocuklar İstanbul’da, dedi. Çalışıyorlar. İnanır mısın hiç vakitleri dahi olmuyor, bayramda bile gelemiyorlar. Ben de beceremiyorum gidemiyorum, malum yaşlılık… İnsan korkuyor şehir dışına çıkmaya. Ne yapsınlar onlar da… — Çok özlüyorlardır muhakkak seni amcacım, dedim.

Çıkardım telefonumu: — Amca ver telefonunu çaldırayım kendimi, çay içeriz. — Olur, dedi.

Numaralarımızı aldık, eve dağıldık. Nedense bugün acıkmışım; kendime güzel bir makarna haşladım, biraz da haber seyrettim. Derken televizyonun başında uyuyakalmaya yakın aklıma Nehir geldi. Gerçekten kısmetim var mıydı? Belki de Nehirdi, belki de değildi… Onu zorlayamazdım, rahatsız edemezdim. Düşüncelerle tekrar boğulmaya başlarken uyuyakalmışım…

Bir Cevap Yazın