20.09.2026(II)

Merhaba sayın okuyucu. Bayağıdır bu satırlardan uzak kalmıştım, kusura bakmayın. Dün, zamanın and mekânın tüm ağırlığıyla üzerime çöktüğü, kapkara and amansız bir fırtınanın tam ortasındaydım. Hastaydım, hem de kelimelerle tarif edilemeyecek kadar kötü… Bilincimin benden sökülüp alındığı, 112 acil hatlarının devreye girdiği,tekerlekli sandalyelerin gölgesinde bir baygınlık tünelinden geçtim.

Neyse ki, okyanusların hırçın dalgalarına meydan okuyan o bükülmez dirayetim, beni tek bir günde bu azap tünelinden çekip çıkarmaya yetti. Şükrediyorum; nefes almanın, göğsümün o buz gibi havayla dolmasının ne kadar kutsal bir lütuf olduğunu dün o karanlık odada yeniden idrak ettim. En basitinden, dün gün boyunca susuzluktan kavrulan bir çöl gibiydim; fakat hırpalanmış vücudum ne bir damla suyu ne de hayatın sunduğu herhangi bir şeyi kabul etmiyordu. Öyle ağır, öyle derin bir acı eşiğiydi ki… Geçmişte yaptığım ne kadar hata, ne kadar kötü ve vefasız şey varsa; hepsinin vicdan azabını ve acısını o amansız saatlerde iliklerime kadar çektiğime, ödenmesi gereken tüm bedelleri o yalnız yatakta tek başıma, aslanlar gibi ödediğime eminim dün.

Biraz da hayatın o parlak ve güzel çehresinden, önümdeki o aydınlık yarınlardan bahsedelim; ama bugün değil, o hikâyeyi başka bir gün anlatacağım. Yarın, tenime kazıdığım ve yarım kalan o dövmenin geri kalan kısmını tamamlatmak için randevum var. Dün gidecektim fakat malum, o 112’lik amansız sebepler zinciri izin vermedi. Onun dışında vücudum hâlâ çok yorgun, dünün o sarsıcı etkisini taşımaya devam ediyor. Ancak en azından kendimi şiirin o şifalı kollarına bırakacak, mısralarla dertleşecek kadar iyiyim artık. Yazmak, ruhumun tek gerçek ilacı sanırsam; yazmayı ve üretmeyi bu hayattaki her şeyden çok seviyorum. Bugün biraz daha kafiyeli, daha biçimli ve ruhu olan bir şeyler karalamak istedim. Umarım bu felsefi ve karanlık tablo ruhunuza dokunur.

Ufukları süzüyor durmadan gözlerim,
Kalbimin hücreleri umutsuzca çarparken.
Görünmez gölgelerle örülüyor izlerim,
Öldüğüm her saniyede nefes alırken.

Hangi dehlizdeyim ben, neyi arıyorum?
Gerçeklik çizgisi mi, yoksa bir hülya mi?
En başından sonumu nasıl görüyorum?
Söyleyin, bu bir mahşer mi yoksa rüya mı?

Kulakları tırmalayan o eski şarkılar,
Sisli bir gökyüzünde ruhumu parçalıyor.
Zihnimden fırlayan o kapkara zamanlar,
Beni dipsiz yarınlara doğru fırlatıyor.

Dokunuyorum usulca kendi yüzüme,
Hissedebildiğim kadar gerçek mi bu eller?
Aniden keskin bir kramp giriyor dizime,
Dizimi bu yorgun ellerimden çok kim sever?

Soğuk, yağmurlu bir gecenin koynundayken,
Avucumda buz tutmuş sıcak bir bardak çayım.
Isınacak tek bir parçam bile kalmamışken,
Elimde bardakla yalnızlık karındayım.

Bugün günlerden ne, Salı mı yoksa Cuma mı?
Yoksa takvimlerden kendini büsbütün silmek mi?
O çorak çöllerde beni bir soran var mı?
Yoksa cevapsız sorularda eriyip gitmek mi?

Şaheserime çakılan o amansız ağrım,
Yürüyorum dumanlı, sonumu görmüyorum.
Birden uçurumun tam kıyısına vardım,
Ama durmadan, inadına yine yürüyorum.

Altından kalplere nihayet gülecek mi cihan?
Bir kez olsun adaleti yüzümüze üfleyecek mi?
Gecikmiş bir öfkeyle de olsa dönecek mi devran?
Toprağın altında kalana hakkını verecek mi?

Bu şiir şahsım Doğukan Kozak Tarafından değerli Arkadaşım Talha Furkan Dumana hediye edilmiştir.

Bir Cevap Yazın